Çocuğumuzun Hayat Başarısını Nasıl Engelliyoruz?

14

Eliz’in okulundan bir seminer daveti geldi . “Çocuğumuzun Hayat Başarısını Nasıl Engelliyoruz?”  başlıklı bir seminer, Nevin Dölek sunumu yapacak olan.

Konu başlığından söylenebilecekleri az çok tahmin edebildiğim için katılmak ve hatta eşimi de katılmaya ikna etmek yolunda oldukça çabaladım. O da söylenebilecekleri az çok tahmin ettiğinden “Ne yapabilirim ki ben böyleyim, nasıl değiştireyim kendimi”  diyerek reddetti katılmayı.

Nevin Dölek, evet, Sulhi Dölek’in eşiymiş ve üç kız annesi, çok tatlı dilli bir bayan ve kendi annelik deneyimlerinden de bahsetti. Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Görevlisi bir psikolog Dr.

“Birdenbire, sizin altı katınız kadar büyük uzaylılar tarafından, hiç bilmediğiniz bir yere kaçırılsanız ve o güne kadar bildiğiniz ne var, ne yoksa tamamını unutmuş halde (yiyebilme-içebilme gibi fonksiyonlar dışında) bu sizden altı kat büyük  ama sizi çok seven yaratıkların yanında tek başınıza yaşamak zorunda kalsanız, şimdiki aklınızla neler yapardınız?” diye başladı, bir bebeğin içinde bulunduğu durumu basitçe örnekleyebilmek için.

Katılımcılar aynen bir bebeğin yaptıklarıyla yanıtladılar, ağlardım, anlamaya çalışırdım, izlerdim gibi gibi yanıtlarla.

Sonra bebeği büyütüp, kendi yaşındakilerle birlikte bir yere kapadık ve kararlıyız, bir şeyler öğretmeye, öyle yada böyle ama “niyetimiz iyi” diyerek okula başlattık. Şimdi ne yapardınız sorusuna ise katılımcılar okula yeni başlamış bir çocuğun tepkileriyle cevap verdiler.

Bebek ve çocuk gözünden onun hayatında olan bitenlere iyi örnekti bence, veliler kendilerini gerçekten öyle düşünüp, dürüstçe cevapladılar (kaçmaya çalışırdım, her gün olay çıkarırdım gibi yanıtlar da vardı).

Sonra konuyu yavaş yavaş toparlamaya başladı, öncelikle “bağlı ama bağımlı olmayan çocuk” kısmının altını çizerek. Tam da bu kısımlardı eşimin dinlemesini istediğim bölümler, farkında bile olmadan aşırı koruyucu davranarak çocuğa “Beni bu kadar koruduklarına göre bu dünya güvenli değil” mesajını verdiğimiz kısımlar.

Burada ebeveynlerin başlıca iki tip hatalı davranış sergilediklerinden bahsetti:

Aşırı İlgili Olma ile İlgisiz Olma.

Aşırı İlgilileri, Eleştirenler ve Aşırı Kollayıcılar olarak yeniden ikiye ayırdı.

Eleştirenlerin, çok odaklı olduğundan ama farkında bile olmadan sürekli “iyi değilsin” mesajı verdiklerini anlattı ki “Chinese mother” sınıfı sanırım tam da buraya yerleşiyor. Umarım böyle değilimdir diye geçirdim dinlerken.

Aşırı Kollayıcılara örneği  ise bize uğrarsanız kanlı canlı gösterebilirim.  Biliyorum gerçekten kendisini kontrol edemiyor, istemsiz yapıyor ama sürekli endişeli, çocuğu her şeyden koruyabileceğini düşünüyor ve düşmesine bile tahammülü yok kızlarımın babasının. Bu durumun bir çocuk için çok zor olduğunu biliyorum çünkü ben de böyle bir anne -babayla büyüdüm.

İlgisizleri de, Saldımçayıra’cılar ve Red’ciler başlıkları altında topladı.

Saldımçayıra ebeveynleri  “her şeyin çocuğa bırakıldığı, insiyatif nerdeyse hiç kullanmayan, sınır çizemeyen/çizmeyen” ebeveyn grubu.

Reddedenlerse, birkaç uç örnek haricinde, neyse ki yokmuş.

Çocuğa, çocuklarımıza farkında bile olmadan verdiğimiz mesajları da sınıfladı Nevin Hanım, Var Olma Mesajları ile Yapabilme Mesajları olarak. Her iki başlık da kendi içinde pozitif olanlar ve negatif olanlar olarak ikiye ayrılıyor.

Gün içinde öpe koklaya,sarılıp sarılıp verdiğimiz “İyi ki varsın, seni çok seviyorum” gibi pozitif var olma mesajlarının yanı sıra maalesef birçok evde “senin yüzünden”le başlayan negatif mesaj örnekleri de var. “Sen varsın diye bu adamdan ayrılamadım, sen oldun diye işi bıraktım” gibi. Mümkün olduğunca yapmadığımız, yapamadığımız durumlarla çocuk ilişkilendirilmemeli ki, sonuna kadar katılıyorum bu konuya da.

 “Yapamıyorsun, beceremiyorsun” tipi negatif yapabilme mesajları yerine “Bunu nasıl yapalım?” gibi pozitif yapabilme mesajlarını dilimize yerleştirmenin sadece çocuk için değil hayatın her alanında, hepimiz için bir ihtiyaç olduğunu yadsımak mümkün değil.  Bu seminerden bağımsız, başka bir toplantıda da “azalt-sandviç yap” yönteminden bahsedilmişti. Özetle, negatif bir eleştiri yapacaksan, ardı ardına tüm negatiflikleri “yapamadın, edemedin” diye saymak yerine bunları harmanla, azalt ve yutulabilir miktarda, incitmeden karşıya aktar gibi bir teknik.

Çok ilgili değil ama çok ilgisiz de değil, bu kısımlarda aklımdan “çocuğun yanında ebeveynlerin birbiriyle iletişimi nasıl olmalı” geçiyordu, konuyu dağıtmamak adına sormadım. Evet, çok kitapsal yanıtlar verebiliriz buna “Çocukların yanında asla tartışmamalı, asla yüksek sesle konuşmamalıyız”. Peki, mümkün mü böylesi? En azından benim/bizim için değil.  Sürekli aynı ruh durumunu korumam imkansız. Yorgun olduğum, sıkıntılı olduğum anlar var sonuçta ve böylesi zamanlarda fazladan hayal kırıklıklarıma rağmen hiçbir şey olmamış gibi davranmamın da çok gerçekçi olmadığını düşünüyorum. Sonuçta medenice tartışmak da çocuğun görmesi ve öğrenmesi gereken  davranışlardan biri bence.   Ama her zaman son derece soğukkanlı kalınamıyorsa, sessiz sessiz  çözüm üretilemiyorsa? İşte bu noktada, yine bence en önemli şey, çocuğun “bazı zamanlarda yada durumlarda” insanların yüksek sesle de tartışabileceklerini  görseler bile bu durumun “normal” yada “kabul edilebilir” bir durum olmadığını anlamalarını sağlamak.  Ne birilerine bağırmalarının, ne de birilerinin ona bağırmasının…Bugünün en önemli sıkıntılarından biri bu, herkes herkese “bağırıyor”, her şekilde. Anne çocuğuna bağırıyor, koca karısına bağırıyor, ışıkta arkanda duran 2 saniye için sana bağırıyor,  hasta doktora bağırıyor, doktor hastaya, kiracı ev sahibine, ev sahibi kiracıya, herkes herkese…  Öncesinde dinlemeyi öğrenebilmeyi de gerektiriyor tabi düzgünce iletişim kurabilmek(burası tamamen benim fikir uçuşmalarım).

Kabaca böyleydi ilk kısmın özeti.

Derken “Ölseniz (Allah gecinden versin herkese) ardınızdan neler söylenmesini istersiniz, eşinizin, dostunuzun, iş arkadaşlarınızın, çocuklarınızın?” diye sordu Nevin hanım.

Aklımdan ilk geçen şey “Kimin ne dediği umrumda değil de, kızlarımın bu kadar süre bile yetti bize, beraber çok eğlendik, zor olur ama öyle büyüdük ki annemsiz de yaşayabilir haldeyiz” diyebilmeleriydi (İtiraf ediyorum bunu kafamdan geçirir geçirmez miniğim geldi aklıma ve daha çok küçük, “hatırlayamayabilir” bile düşününce koca bir yumru oturdu boğazıma. Bir de eşimin “ne aşktı ama” demesini isterdim). Ben kafamdan bunları geçirirken kafamdan ebeveynler de  yanıtlar dizmişlerdi çoktan.  Açıkçası biraz hayal kırıklığına uğradım yanıtlara son derece insani de olsalar (bencildi, güzeldi, bakımlıydı, cömertti, sportmendi, iyiydi vb).

Nevin hanım da “sadece bu kadar mı?” dedi sonunda.  Ve bir yaşam halkası çizdi.  Kocaman bir daire. Ve dedi ki bu sizin yaşam halkanız olsun. 1/3 lük bir dilim ayırdı önce dairede. Burası “kariyer” kısmı dedi. Akademik yada profesyonel anlamda değil sadece her ne yapıyorsanız yapın, işinize ayırdığınız kısım, çalışmıyorsanız da ev işlerine ayrılan bölüm ve hepimizin hayatında en çok yer kaplayan, en çok zaman ayırdığımız bölüm.

Ardından bir dilim daha.  Ama ilkinden daha küçük bir dilim. Aileye ayrılan, onlarla geçirdiğimiz zaman burası.

Giderek küçülen ve yaşam biçimlerimize göre farklı bölümlere ayrılan bir dolu dilimle (banyo, kuaför, uyku, sağlık, sinemaya gitme,güzellik, TV izleme, spor, yemek, hobiler, cinsellik, inanç, daha ne yapıyorsanız) halkayı tamamladı.

Ve tüm bu konuşmanın bence en can alıcı cümlesini söyledi daire üzerinde eliyle göstererek: “Eğer kariyer dilimine olması gereken zamandan, daha fazla zaman ayırırsanız, mecburen diğer kısımlardan zaman çalacaksınız demektir. Bu da öyle ya da böyle o kısmın eksikliğinden kaynaklanan yanıt olarak dönecektir size” .

Koca salonda derin bir sessizlik…

Devam etti : “Eğer iyi puanlar alsın, iyi okullara girsinler diye çocuğunuza sadece ve sadece ders çalış, diyorsanız,  diğer  ihtiyaçlarını karşılamaya zamanı kalmayacaktır.”

Buraya daha yeni yılı karşıladığımız akşam yaşadığımız küçük bir olayı ekleyeceğim. Evimize iki aile davetliydi. Tam 31 Aralık günü arayıp, gelemeyeceklerini bildirdi bir tanesi “Kuzenim hipertansiyon nedeniyle yatış yaptı,  bu şekilde bırakamam” diyerek. “Geçmiş olsun” dileklerimizi ilettik biz de sadece.

Akşam bize gelen arkadaşımla konuşurken fark ettim “hipertansiyon” nedeniyle yatışı yapılan kuzen “12 yaşında bir çocuk”.  12 yaşında bir çocuk , 180/110 tansiyonla yatırılıyor ve göz dibi muayenesi sonucu en az 6 aylık bir öyküsü olduğu anlaşılıyor. Sadece 7. Sınıf öğrencisi bir çocuk ve kronik hipertansiyon. Üstelik hiçbir odak da bulamamışlar. Bir dermatolog bu sohbeti yaptığımız arkadaşım ve o da kendi gözlemlerinden bahsetti: “Polikliniğe öyle çok bu yaş grubu, stresle indüklenen hastalıklarla gelen çocuk olmaya başladı ki”.

Üç  yıl üst üste sınava girmek zorunda kalan grup bu çocuklar.

Siz evde sınav stresine sokmasanız, bunu okul ya da çevre hatta arkadaşları bir şekilde yapıyor. Dersaneye gitmeyen çocuk sınavı kazanamayacağı psikolojisine sokuluyor. Ve bir dolu aile, çocuğunu dersane, ders, ıvır zıvıra gönderebilmek için başka ihtiyaçlarını ötelemek zorunda kalıyor.

Hatta kendisi bir örnek verdi bu konuya: Süper liselerdeki bir grup ebeveynle çalışmaları varmış. Annelerin sohbetleri  genelde “Oğlum  498 puan aldı, o kadar da dedim çalış diye”, “Kızım hepsini yaptı” gibi gibi ilerliyormuş. Annelerden birinin oğlu 490 civarı bir puan almış ve diğerleri o anneye “Aa hiç endişelenmiyor musunuz siz?” demişler ve o da “Hayır ben endişelenmiyorum, ama oğluma sizin endişelendiğinizi iletirim” demiş. İyi cevap. 500 puan tüm soruları yapabilmek demekmiş bu arada.

Tekrar salona dönersek: Sessizlik sonrası bir dolu itiraz oldu tabi, “Ama ne yapalım sistem böyle”, “okula bir girsin sonra ne yaparsa yapacaktır”, “bu ülkede başka türlü olmuyor ki”…

Ebeveynlerin endişelerine tamamen katılmamak mümkün değil elbette ama yolun bu şekilde olmaması gerektiğine sonuna kadar katılıyorum. Bu olmaz, böyle olmaz, olmamalı…Bunu  benzer yollardan geçmiş, benzer sınavlara girip-çıkmış  bir anne olarak söylüyorum.

Bu şekilde, her şeyi geçtim, en başta, çocuk yapmak istediği, yetenekli olduğu, becerebildiği, istediği işi seçemiyor ki zaten. Yapmaktan mutlu olduğu ve bunu yaparken de hayatını sürdürebilme endişesi olmayacağı şartları sunabilmeliyiz önce.

Peki, peki , fikir uçuşmalarına bir son.  Destanlar yazabilirim bu konuda.

Nevin hanım bir başka çok can alıcı noktaya parmak basarak, sunumunu noktaladı. İyi bir okuldan mezun olmak iyi bir işe girebilmenin anahtarı olabilir ama orada kalmanın garantisi değildir. Burada bir işte süreklilik sağlayabilmenin niteliklerini saydı ama not almamışım, hepsini hatırlayamıyorum tek tek. Özetle iyi insani özelliklere sahip olabilmek, iyi iletişim becerileri, yaşam becerileri olduğunu söyleyebilirim.

Toplantı sonrası bu seferde bu kısımla ilgili fikir uçuşmalarım vardı. Kardeşimle kendimi kıyaslayınca pat diye görebildiğim sonuçlar. Benim akademik anlamdaki düzeyim, her zaman,  ondan çok çok daha iyiydi. En iyi ne yaparsınız deseler, rahatlıkla sınavlara girerim diyebilirim.  O ise sallan yuvarlan, hiç de kendini sıkmadan, hatta biraz arkadan ittirerek bitirdi okullarını.

Ama şimdi bakıyorum da halimize, bence o benden çok daha yüksek yaşam becerilerine sahip. Ben iki çocuklu bir anneyim, yemek bile yapamıyorum, o ise hiç aç kalmaz. Gayet de lezzetli yemekler, öyle şipşak şeyler de değil, yapabilen bir baba. Ev düzeni denen şeyden haberim bile yok. O her işini kendi halledebilir ve evi her daim benimkinden düzgündür. Pazardan alışveriş yapmayı bilmem, hatta birçok sebzeyi tanıyamıyorum bile, o nerden neyin en iyisi hem de iyi fiyatla alınır, ,inanılmaz hakimdir. Ben çamaşırın kumaşının ne olduğunu çözmek için (ki ona göre ayarlayayım derecesini) bakar dururum, ben çamaşırlarını makineye koyana kadar, o ütülenir hale getirir.

Ben hafta sonu geldi mi evde yardımcı olmayınca, iki ayağı bir pabucuna giren bir anne; o ise oğlu daha küçük olduğu için tam gün yuvaya gitmesine razı olmadığından günün yarısını büroda bir yandan işini yaparken bir yandan oğluna bakabilen bir baba.

 Hayata dair sorunları benden çok daha pratik bir şekilde çözebildiği, sorunları uzatıp karmaşıklaştırmadığı , halledebiliriz diye  baktığı için de çok daha mutlu, keyifli geçiyor zamanı.  

Benzer durum eşimde de var, işte çok yüksek bir başarı grafiği, ama yaşama ait sergileyebildiği tek beceri yumurta kırabilmek.

Özetle “yüksek akademik başarı” gerçekten de yüksek “hayat başarısı” demek değil ve şu anda başa dönebilsem “yaşamsal becerilerimi” artırmayı tercih ederdim kesinlikle.

 




14 Yorum


eylemyigit

Çok çok önemli şeyler.Kafam daha boşken tekrar okuyacağım.Teşekkürler.

Gunes

çıktı alacağım serviste okuyacağım..

paylaşım için teşekkürler.

lugesya

çok çok güzel ve çok doğru. tşkler paylaşımın için.

keo

çok teşekkürler paylaşımın için...

deryaazra

Teşekkürler Nil.Bence birçoğumuzun bu yazıyı okumaya ihtiyacı vardı.

yuksel_

nil, teşekkürler. Gerçekten mükemmel ve çok düşündürücü bir yazı olmuş. Rüya olduğundan beri biz de aynı şeye kafa yorup duruyoruz, ve "okul" deyince aklıma tek bir imge geliyor..hani kapısından neşeli rengarenk kıyafetler ve mutlu gözlerle girip sonundan elinde T-cetveliyle, takım elbisesi ve donuk gözleriyle çıkan insancıklar.Maalesef, okul kurumu sadece türkiyede değil, dünyanın heryerinde böyle ve neredeyse tüm sorgulamalara kapalı. Üstelik, geçmişi gerçekten çok eskiye gitmiyor...Modern eğitim dediğimiz şey Rousseau'nun "Toplumsal Sözleşme" kitabıyla başlayıp itaatkar "işçi" ve "asker"ler yetiştirmek amacıyla ortaya çıkıyor, bunu biliyor muydunuz?

nilberk

Çıktı aldım 2 kopya birini arkadaşım okudu çize çize birini eve eşime götürdüm.

Nil emeğine paylaşımına özellikle teşekkür ederim.

Yeliz'in dediği gibi tekrar tekrar okunası bir paylaşım

zeynep_bartu

süper bir paylaşım olmuş, çok teşekkürler.

peri

Ben de çok faydalandım teşekkürler paylaşım için

zehra

Cok guzel, dolu dolu bir yazi olmus. Tesekkurler.

Nil

Ben de teşekkür ederim yorumlarınıza. Hemfikir olmanız çocuklarımız adına çok sevindirici (çocuklarından daha fazla hırs yapan velilerin hiç de azınlıkta olmadığı günlerde özellikle).

Başak, okul kısmıyla ilgili can sıkıntını öyle iyi anlıyorum ki.

6 yıldır debeleniyoruz bu çarkın içinde. Bir öğretmenin çocuğu nasıl motive edebileceğini de gördüm, nasıl hiçbirşey duymak istemez hale getirebileceğini de (ilk 5 yılda, her sene öğretmen değiştirdi).

Nil

Eğitim sistemi kısmı ise "bir dokun bin ah işit" durumunda bende. Neyse ki sınırda bir süreçle, 3 yıllık sınav sistemine yakalanmadık. Eğer doğruysa (umarım, umarım, umarım) bu sürece yakalanmayanlar için SBS 8. sınıfta da uygulanmayacakmış.

Ama eğer 3 yıl sınava girmesi gerekseydi de, o ders, dersane, vs vs çarkına girmemekte kararlıydım, her ne kadar "dersanesiz olmuyor, başınıza gelince anlarsınız" deseler de.

Tam gün okula giden bir çocuğun (Yüksel yazdığını duymamıştım ama hep çocukları oyalamak için daha iyi birşey bulamadıklarından okul sistemini bu şekilde düzenlediklerini geçirmişimdir içimden), kalan 2 gününü de dersanede geçirmesi, üstelik oraya gidebilmek için bugüne kadar emek verdiği onca uğraşısını bir yana bırakmasını beklemek yapılabilecek en büyük haksızlıkmış gibi geliyor bana. Kısmen kendi yaşadıklarımızdan, arkadaşlarımdan, kısmen de çocuklardan görüyorum bunu.

Nil

Hele de Kanada'da liseye geçmiş bir öğrenciye (her öğrenciye) "sadece ders çalışan bir öğrenci olmanız tercih ettiğimiz bir durum değil, sosyal faaliyetlere katılmanız, uğraşılarınızın olması, etkinliklerde yer almanız, seçilmenizde önemli rol oynayacaktır. Bu tür sosyal etkinlikleriniz olmazsa tüm notlarınız A+ da olsa tercih edilmeyebilirsiniz" denilirken, bizim çocuklarımızdan 7 gün sadece test çözmesi beklentisi beni de delirtecek.

Okulun eğitim sistemi kısmı tam bir açmazken, iyi tarafları da hiç yok değil. Kendi yaşıtlarıyla, kendilerinden büyük ve küçüklerle paylaşımları (iyi-kötü hepsi), minik birer hayat deneyimi onlar için.

Nevin hanım, girilen işte kalıcı olabilme becerileri arasında "yaratıcılık, yeni durumlara adaptasyon, liderlik, grupla işbirliği yapabilme, çözüm üretebilme, rekabet edebilme" gibi özelliklerin birçoğunun okulda kazanıldığından da bahsetmişti. "Hafta sonunda arkadaşıyla birlikte olabilmek için ailelere uygun bir senaryo hazırlayabilen çocukların yaptığı kurgu ve uygulama, tam bir yaratıcılık örneğidir" demişti.

sedavesila

Cok guzel soylemis Nevin Hanim, notlar icin tesekkurler...

Okul ve iste sureklilik kisimlari cok dogru tespitler iceriyor...Kanada'yi bilmiyorum ama Amerika'da da durum hic ic acici degil. Cocugun ilkokula baslayinca sanki butun ev okula basliyor, verilen projeler, odevleri bitirmek icin herkes seferber olmak zorunda...Test degil ama yine ogrenmek adina cocuklarin vakti bir suru cocuksal olmayan ciddi projelerle dolduruluyor....

Yorum yapmak için üye ol