abelard & heloise

0

HELOİSE

 


bırakmayacaktın kendini.
Fark ettim ki , duygularımı açmasaydım sana,
Perişanlık değil de, utanç içindeydim.
Yapamadım. Öyle perişandım ki...
Yanıtlamadım mektubunu.

Istırabının da böyle olacağını düşünmeliydim.
Her zaman üstündün benden, hele duygularda...
önce teklifsizleşen, ardından gaddarlaşan, sonunda kayıtsız kalan.
Mutluymuş gibi yaşayan,
daha yumuşak, daha sıcak sesleniriz birbirimize.
Kağıt üzerinde daha da yakınlaşırız,
karın olarak sesleneceğim sana.
Satırlarında kocam olduğunu okuyacağım,
ama karışamazlar mektuplarımıza, onlara dokunamazlar.
Hayatımızı mahvettiler,
Elimizde kalan azıcık mutluluğu yitirmeyelim.
Beni böyle rahatlatırsın ancak.
Seni böyle rahatlatırım ancak.
Açtığımız gibi iyileştirelim yaralarımızı. Mektup yazalım.
Olan oldu ikimizi de.
Şimdi diyorum ki, gaddarlıktır, aptallıktır bu.
Artık yazmamak gerek diye düşünmüştüm.
sanki sensin taşıdığım.
her götürdüğüm yerde suçluyor beni,
Bir haftadır, yedi gündür, mektubunu yanımda taşıyorum,
Sevdana kuşkunun gölgesi düşer, istemem.
Beni bağışlamanı dileyemem senden.
asla yok olmayacağını bildiğim bir utanç.
Utanç içindeyim,
Yüreğimdeki acı kalktı bağrıma çöreklendi.
Ah! Seni rahatlatmak için ne yapabilirim?
çocuğu gibi oluverir kadının gözünde.
babası, kardeşi, sevgilisi.... Kim olursa olsun,
Bir hıçkırıktı. Erkek kadının karşısında ağladığında,
Mektup denemezdi ki ona,
Hala da mektubuna yanıt değil bu yazdıklarım. 

Kabahatliyim.
Sana yazmakla, yazmanı istemekle hata ettim. 
Aşkın can damarı oldu hayatımın.
Beni sevdiğini duymadan yaşayamam artık.
Beynini değil yüreğini dinlemek istiyorum. kadınca...
Özensizce, düşünmeden, çekinmeden yaz bana.
tek rakibin, öptüğüm mektupları kıskan.
Kıskanmaya gücün varsa,
onları seni öptüğüm gibi öpeyim.
Yanında gezdireyim mektuplarını,
Yaz bana, gizli düşüncelerini öğreneyim.
İnkar etme beni, kendini, ya da bizi.

Ben senin karınım.
Karım demelisin bana.
Senin ana olamam ki.
Bana ‘ana’ diyorlar.
Buraya sen gönderdin beni.
İçim rahat gidiyorum, sayende.
Görevimin başına dönüyorum şimdi.

Suskunluğunda boğulurum.
Suskunluğun çöl olur bana.
Suyum sensin, ak üstüme.
Küçücük bir balık gibiyim.
Havam sensin, es üstüme.
Küçücük bir kuş gibiyim.

III. MEKTUP

 

ABELARD

 

Merhametine sığınıyoruz.

Bitmişim ben!

Tanrı'yı nasıl kandırırız? Miserere Nobis...

De ki, kendimizi de başkalarını da aldattık,

Biliyorum; Tanrı da şahidimdir:

her şey maskaralık!

Giyindiğim, kuşandığım, takındığım, taşıdığım,

mahvoluyorum...

Hele bana ilk teslim oluşunu hatırladığımda,

Yalnızca işkence ediyor anılarınla.

aklımsa hiçbir işe yaramıyor.

Gövdem reddediyor arzularımı,

Gel gör ki, iktidarsızlığım ihtirasımı kamçılayıp duruyor.

o kasabın bana bağışladığı.

Nasıl bir huzur, nasıl bir sükun olurdu,

vuslatın tadını ansızın kaybettiğim gibi.

Şu aşkın kudreti kaybolsa birden,

 

Elde etmek istiyordu seni.

Ama bana öyle geliyor ki, kıskançlığı kan bağından değildi.

Ha... Dayın diyorsam da gerçekten dayın mı bilmem.

benden intikam alınca dayın.

ödedik işte o derslerin bedelini,

Sen saflığınla, bense özgürlüğümle,

nasıl da hızlı öğrendi öğrencin, dudaklarınla birleşmeyi.

Nasıl öğrettin öğretmenine gözlerinle dersini,

ne ben hissettiklerimi söyledim.

Ne söylediklerimi dinledin,

o saatleri hatırlıyor musun?

lüzumsuz sayılarla doldurduğum,

Kafanın içini işe yaramaz laflarla,

"Efendim" diyordun bana.

 

anılar bırakmıyor peşimi, senin kadar sadık metres gibi

Bense ne kadar teslim olduysam da sana,

Şimdi iki efendin var oysa.

inançtan başka kim birleştirebilir ikimizi?

bir darbesiyle savrulmuşuz, kopmuşuz,

Biz ki, sıradan bir yazgının -ve insanoğlunun-

Yalnız o inanç koruyabilir bizi.

sevdamızı adayamazsak inancımıza.

Nasılda cılız, ahlaksız, üstelik budalayız,

Tanrı'ya yöneltebiliriz umutlarımızı.

Oysa aşabiliriz tutkularımızı.

Çünkü biliyorum ki aşkımız için umut kalmadı.

Senden soğumak için bütün yakarışlarım.

Nefret ediyorum senden, sana aşığım.

Gaddarlığına sığındığım, merhametsiz düşmanım...

Diyorum sana; Düşmanımsın!

O yalnızlık, yapayalnızlık, seni tuttuğu gibi yanı başıma getiriyor.

Uzun, ıssız saatlerde sesleniyorsun bana.

 

ne amansız bir çelişki değil mi?

Aşkımın mayalandığı yerin bir erdem yuvası olması,

sonra iyi ki zayıfım diye şükürler ediyorum.

Zaaflarıma kızıp köpürüyorum,

sonra seni düşünürken kendime yakalanıyorum.

Her gün seni unutacağım diye yeminler ediyorum,

tutkuya daha da yaklaştırdı beni.

Tam tersi oldu: ayrılık, boşluk, sofuluk,

Ama beceremedim.

Sana duyarlı olan yüreğimi yatıştırmaktı niyetim.

felsefede, dinde arıyorum şimdi.

Birbirimize veremediğimiz teselliyi,

en iyisi kestirip atmak dedim kendi kendime.

Bu denli değerli bir şey solup gideceğine ellerimde,

Bu aşkın sonunu getiremeyeceğiz, anladım.

And içtim unutacağım seni.

Düşmanımsın; Kaçıyorum senden.

Başka kime dökecektim içimi?

Sebebi sen olduğuna göre,

Sen açığa çıkardın işte.

İşte halim böyle. Öyle abes ki, saklıyorum herkesten.

 

Dualarda bile aklım sende kalıyor.

Yalnızken sana dalıyor düşüncelerim.

Okurken seni düşünüyorum.

Doğa avutmayı beceremiyor.

Bulamıyorum... Güzellik canımı sıkıyor.

ve boynu bükük, çekip gidiyor batıdan.

Güneş doğudan yükseliyor umutsuzca

serpintileri kadirşinas kumsala vuruyor.

Boğalar gibi saldırıyor azgın dalgalar,

Bakıyorum, ama görmüyorum.

Hücremden dalgalar görünüyor, bakarsam.

Biliyorsun manastır yalçın kayalıklarda.

 

Artık Aziz Gildas Manastırının baş rahibi diyorlar bana.

Nerede yaşıyorum? Çalışıyor muyum? Yazıyor muyum?

Aslında biliyorum neyi merak ettiğini.

İşte anlattım.

Halini anlat diyorsun.

 

Şairlik taslamıyorum. Gerçek bu: Sen olmayan her şey için ölüyüm ben.

çünkü aşkım ölümüm oldu benim.

Böyle doğmak isterdim,

Az kişiye nasip olmuş bir yeniden doğuş bu.

 

ya da insana olan aşkımızı Tanrı'ya yönelteceğiz.

Ağına düşürdüğü biz sefil yaratıklar,

değil mi?

Bazen düşünüyorum da, aşk varlığımızın doğum sancısı

 

Peki, amacı ne?

Zira bizim aşk diye bildiğimiz aşk, çekilmesi çok zor bir acı.

Belki yaşayabilmelerinin tek yolu bu...

Öylece yaşayıp gider çoğu.

Yapay bir güldür ancak.

Öykünmedir, özentidir.

Böylesine yaşanmazsa aşk, aşk değildir.

Sen de biliyorsun, ben de: Böyle bir aşk kaynağıdır acılarımızın.

Oysa biz bulmuştuk onu, yakaladık; ama nasıl da farklıyız

mutlu olacaklar bulduklarında, ya da haz duyacaklar.

Sanırlar ki, huzura kavuşacaklar,

Ne beyhude, ne nafile arar dururlar aşkı, erkeklerle kadınlar.

 

Biricik umudumuz bu.

Ölüp gitseydi de zaman alıp götürseydi benimkini de birlikte.

Keşke ölüp gitseydi aşkın.

Keşke hiç yazmasaydın.

 

II. MEKTUP

 

HELOİSE

 

Sonsuza kadar, elveda...

mektubumu şöyle de bitirebilirim:

İçimden hiç gelmiyor ama, sen istersen,

 

Belki ikimizin de acısı hafifleyecektir, Ne dersin?

İç çekişlerim karışırsa seninkilere,

Bahtsızlıkta olsa, her şeyi bileyim.

Bırak, sana ait her şeye, sadakatle üzüleyim.

 

Bir mektup... Bu kez senden bana.

Senden başka kimselerin veremeyeceği dermanı yolla:

Zulmetme bana, reddetme beni.

Belki yazarsın bana diye yazıyorum yalnızca.

Yanılma, merhamet değil istediğim.

O gözlerin yaş dökmesi garip mi?

Şimdi aynı gözlerle satır satır acını okuyorum.

Beni burada bıraktığında da öyle.

Peşine taktım gözlerimi.

 

Dayım yok ettirdikten sonra erkekliğini, hani, çekip gittin ya...

Ben de gözlerimle kavramıştım acını.

Sevdalılar gözleriyle tadarlar ıstırapları.

Her yazdığını bizi tüketen ağır aksak ölümü yaşayarak okudum.

Nicedir içimde topladığım bir damlacık güç kayboldu işte.

Ah, keşke hiç yazmasaydın...

Okurken gözyaşları döktüm senin için.

Mektubun bütün bunları bir daha yaşattı bana.

 

Sıradan olduklarını hatırlıyorlardı seni gördüklerinde.

Atarlar elbette!

nasıl attılar seni aralarından, kardeş deyip bağrına

Huzur ararken kendin de manastıra kapanınca,

Ne iğrenç lekeler sürdüler amacına...

Küçücük bir manastır kurdun kadınlara, adını "Sığınak" koydun.

Sonunda fırlatıp attılar seni dünyanın dışına.

nasıl da kafir denildiğini sana... unutabilir miyim?

Mısralarının kafasız kafalarca nasıl aşağılandığını,

Unutamıyorum çalışmalarının lanetlenişini, yakılarak alevler içinde...

Hasetle ve kötülükle!

Unutamıyorum dehanın nasıl ödüllendirildiğini?

Nasıl da zalim bu anılar...

Hiç bir şey unutturamaz bana yazıların yüzünden çektiklerini.

 

Tüm varlığım acıdan kıvransa da, merhametim biraz da sana.

Yalnızca kendime acımıyorum;

Ve aşk... Ona bir Abelard öğretisi.

Bu örtünün altındaki de Heloise, her dişiden daha fazla dişi.

Örtüldük tepeden tırnağa, ama kadınız biz.

Özür diliyorum, ama yazan rahibe değil.

Biliyorum böyle yazmasa gerek benim gibi bir rahibe.

 

daha da doruklara çıkmıştık doğan güneşlerle.

Gecenin doruklarında dört nala koşturmuştuk bedenlerimizi,

rol mü yapayım, ketum mu davranayım?

Bir zamanlar, gövdesini gövdeme kattığım birine,

- Bir zamanlar... Nasıl iç burkuyor bu sözler...-

teslim olduğum senden?

nasıl saklarım, bir zamanlar bütün varlığımla

Artık saklayamıyorsam onu kendimden,

Tepeden tırnağa ben'im bu acı.

Aynı yaşlardayız onunla, boyumuz bosumuz aynı.

karşıma dikiliyor; bakıyorum:

çıkıyor yüreğimden,

O kör yıllar boyunca sakladığım acı

o kağıdı, o mürekkebi nasıl seviyorum...-

- Ah, Abelard! Dokunuşlarını bana taşıyan

Istırabın duruyor önümde satır satır, hem de el yazınla.

 

Sakınmıyorsun, gözlerini kaçırmıyorsun onlardan.

Öylesine güçlüsün ki, göz göze yaşıyorsun acılarla.

Yanılmışım... Zayıflıktan değil acıların.

Sanıyordum ki, tüm acıları geride bırakacak kadar güçlüsün.

Sanki bende olmayan her şey sende vardı.

Biliyor musun, başım göğe ererdi sana bakarken.

Senden beklememeliydim, bendeki duygusallığı.

Kendimi avutuyordum o bir erkek diyordum.

Tüm Hıristiyanlık birleşse, dolduramaz yerini.

Erkeksin sen, akıllı, nitelikli.

senin de hala acı çektiğini, tıpkı benim gibi?

Nasıl bilebilirdim,

On yıldır dökemediğim göz yaşlarımdır delilim.

Oysa ancak anılara teslim olmayacak kadardı benim gücüm.

ya beni unutacak kadar güçlenmişsen...

uzun süren suskunluğun ya benden çalınmış huzursa,

Düşünüyordum, hatta korkuyordum,

Uzun bahtsızlığımızın kısa hikayesini yazdığını nasıl tahmin ederdim?

Nerden bilirdim her satırda adımı okuyacağımı?

Merakım cezasını buldu işte.

Hakkım var o elin yazdığı mektubu açmaya.

Aşık olduğum elin. O aşka susamışım.

Elin değmiş bu mektuba!

 

Şimdi de vermeyeceğim.

Suskun geçen bunca yıldan sonra, hesap verecek değildim.

Utanmadım, kimseye de ihanet etmedim.

Bana gönderilmemiş ama, mektubu ben okudum

Değişen bir şey olmadı zaten, acı bile aynı acı.

Elbette tanıdım yazını; Değişmemiş hiç.

Teşekkür ederim; Bana yazmamışsın ama..

Elin... Elin değmiş bu mektuba.

 
I. MEKTUP

 

ABELARD

 

Tarih beni bir şair, bir filozof olarak değil, bir sevgili, senin sevgilin olarak hatırlayacak. Ve ben sevmeyi bilmiyorumAşk mülkiyetçi olmamalı diyordum çünkü aşkın mülkiyetini kullanıyordum. İnsan aşkı hep mülkiyetçidir. Ne yazık ki apaçık görüyorum şimdi. Belki Tanrı'nınki de böyledir. “

 

HELOİSE

 

Hem gövdeni, hem aklını seviyorum. Yalnızca boynunun düzgün çizgilerini değil, koltuk altının terini de seviyorum. Kanımı tutuşturan gücünü de, çocuk gibi elinden tutma hissi uyandıran güçsüzlüğünü de seviyorum... Tanrı böyle sevemiyorsa ben de sevgimi Tanrı yaparım! Ben böyle seviyorum işte: Zarafetini, gaddarlığını, inceliğini, kabalığını, olduğun şairi, olmadığın erkeği seviyorum. Bir zamanlar çocuk olduğun ve bir gün ceset olacağın için seni seviyorum.

 

Mektuplardan...




Henüz yorum yazılmamış. İlk yorumlayan sen ol.

Yorum yapmak için üye ol