Sultana'nın Rüyası - Padmarag

4

http://www.pandora.com.tr/urun/sultananin-ruyasi-padmarag/146644


BENGAL’DEN SELAM VAR TÜM KADINLARA

 Yüksel Tür 

Bugünlerde televizyon kanallarında dönen bir reklam var, bir gsm firmasının reklamı… Günlük yaşamdan alışkın olduğumuz her şeyin tersyüz olduğu bir dünya muştuluyor. Kediler köpekleri kovalıyor, gelin damadı kucaklayıp gerdek odasına sokuyor vs. Ya siz, hiç düşündünüz mü, gerçekten bir gün bir uykuya dalsak ve bir sabah uyandığımızda baksak ki her şey tersine dönmüş. Daha doğrusu tüm cinsiyet kuralları ve cinsiyetlere yüklenen anlamlar yer değiştirmiş. Hayal ya bu, artık erkekler evinin erkeği, ev işlerinden onlar sorumlu. Ve kadınlar dışarıda çalışıyor, evinin ekmeğini kazanıyor, geçimini sağlıyor. Erkeklerin evin kapısından burnunu bile uzatamadığı, değil sokaklarda özgürce dolanmak, köşedeki bakkala gitmek için bile kadınından izin istemek zorunda kaldığı, tüm vücudunu ve tabii ki yüzünü yabancı kadınlar görürse korkusuyla kapatmak zorunda olduğu bir dünya.

 Abartılı mı geldi? Canım, o kadar da değil mi dediniz? Oysa bugün, 21. yüzyılda milyonlarca kadın böyle yaşıyor dünyanın dört bir yanında, ama en çok da adına “doğu” denilen, o kimine göre masalların dünyası olan, gerçekteyse şiddetin ve yoksulluğun dibine kadar yaşandığı bölgesinde. Burka, çarşaf ya da peçelerle yüzü, elleri, her yeri kapatılmış, her türlü eğitim hakkı elinden alınmış, her türlü özgürlüğü, hatta konuşma özgürlüğü bile elinden alınmış ve bunların bir gıdım bile dışına çıkmak istediğinde acımasız bir şiddete maruz kalan milyonlarca kadından bahsediyoruz. Eminim yabancısı değilsiniz, eminim her gazete haberinde içinizde bir şeyler kırılıyor, kadın olmaktan, sırf kadın olduğu için birilerinin böyle yaşıyor / yaşatılıyor olmasından. Ve işte bu yüzden hayal kurmak güzel, aynı haksızlığı, rüyada bile olsa bir anlığına erkeklerin de yaşadığını düşünmek bu yüzden güzel ve anlamlı.

 Bundan 100 yıl kadar önce benzer bir rüyayı bir kadın daha görmüş düşünde… kısacık bir anlığına… adı Begum Rokeya Sakhawat Hossain. Onun rüyasını enteresan kılan şey, tam da böyle bir hayatın içinde doğması, büyümesi ve sonra tam anlamıyla zincirlerini kırarak, bir yazara, bir öğretmene, zamanında onunla aynı sorunları yaşayan kadınların bir kurtarıcısına dönüşmüş olması. Batı dünyasında böyle örnekler görmek daha az şaşırtıyor insanı. Oysa Begum Rokeya’nın hayat hikayesini okumak, geçirdiği dönüşümleri ve kadınlar için yaptıklarını görmek gerçekten hayranlık ve saygı uyandırıcı.

 Begum Rokeya 1880 yılında o zaman İngiltere sömürgesi olan, bugün Bengladeş’te bulunan Bengal’de varlıklı bir Müslüman ailede dünyaya geldi. Muhafazakar ailesi oğullarına prestijli okullarda eğitim aldırırken -tabii ki! kızları için böyle bir eğitimi gerek görmüyordu. Rokeya, evde verilen bir eğitimle, okuma yazma bilecek kadar Arapça ve Urduca öğrenmişti. Ancak, Begum Rokeya, ileri görüşlü ağabeyi İbrahim sayesinde gizli gizli İngilizce ve Bengalce öğrendi ve yine İbrahim’in teşvikleriyle yazmaya başladı. 16 yaşında, yine ağabeyi aracılığıyla, zamanına göre oldukça açık fikirli ve eğitimli Syed Sakhawat Hossain ile evlendi. Kocası da tıpkı ağabeyi gibi onu her zaman yazmaya teşvik etti ve arkasında durdu. Genç yaşta kocasını kaybeden Begum Rokeya, kocasından kalan mirasla 1909 yılında tamamen kızların eğitimine yönelik bir okul açtı. Başlangıçta 5 olan öğrenci sayısı, Begum Rokeya’nın kapı kapı dolaşarak aileleri ikna etmesi sayesinde yıllar içinde 84’e yükseldi. 1930 yılına gelindiğinde okul Bengalce ve İngilizce olarak lise düzeyinde eğitim veriyordu. Okulda kızlara Kuran, ev idaresi, aşçılık, dikiş, müzik gibi dersler veriliyordu. 1916 yılında, kadınların eğitimi, istihdamı, toplumsal ve siyasal hakları için mücadele veren Bengal Müslüman Kadınlar Derneği’ni kurdu. Dernek, kadınlara eğitim yardımı yapıyor, evsiz kalan, şiddet gören kadınlara kapılarını açıyor ve maddi olarak da destekliyordu. Tüm bu gösterilen çabaları daha iyi anlamak için dönemin koşullarını bilmek, yani Begum Rokeya’nın aslında neyle mücadele ettiğini anlatmak faydalı olabilir. O dönemde, her yüz Bengalli Müslüman kadından sadece biri okuma yazma düzeyinde eğitim alıyordu. Kız çocukları 6-7 yaşında hareme alınıyor ve kısa bir süre içerisinde de evliliğe hazır olarak görülüyordu. Yeni gelin olan kızların konuşması dahi yasaktı, mesela Rokeya’nın teyzesi bu gelenek yüzünden yardım isteyemediği için trenin altında kalarak hayatını kaybetmişti. Kız çocukları 7 yaşından itibaren evlenebilir olarak görülüyordu ve ortalama evlilik yaşı 13’tü. Çok küçük yaşlarda evlendirildikleri için dul kalma yaşları da çok genç oluyordu. İkinci evlilik, utanılacak bir davranıştı ve kabul edilmiyordu.[1]

 Begum Rokeya, tüm bu toplumsal cinsiyet düzenine, kadınlar üzerindeki harem ve evlilik baskılarına, çok eşliliğe karşı çıktı, kadınların eğitim hakkı ve ekonomik bağımsızlıkları için savaş verdi. Farklı türlerde eserler verdi, öykü, roman, şiirler yazdı. 1932’deki ölümüne kadar kadınların kurtuluşu için mücadele veren Begum Rokeya bugün Müslüman kadının kurtuluşunun öncüsü sayılıyor.

 Bir rüyadan bahsetmiştik, Begum Rokeya’nın rüyasından… daha doğrusu Sultana’nın Rüyası’ndan… Sultana, bir gün oturduğu rahat koltukta kısa bir uykuya dalıyor ve uyandığında kendisini bambaşka, tersyüz olmuş bir dünyada buluyor. Bu dünyada, erkekler haremde, kadınlar ise en olmamaları gereken yerde, yani sokakta! Geziyorlar, okuyorlar, yönetiyorlar, bilim yapıyorlar. Şaşkına dönen Sultana ise sadece soruyor: “ama biz daha zayıf olduğumuz için dışarı çıkmamız güvenli mi?”, “ama bizim beyinlerimiz daha küçük ve daha sınırlı değil mi?” Ona yeni dünyayı gezdiren Rahibe Sara ise şöyle cevaplıyor bu soruları: “Her türlü kötülüğü yapma gücüne sahip olan veya her türlü kötülüğü yapan erkekler ortalıkta serbest dolaşırken, masum kadınların hareme kapatılması ne büyük haksızlık. Evin dışına çıktıklarında bu cahil erkeklere nasıl güvenebilirsin?” Begum Rokeya bu kısa bilim kurgu öyküyle, kadının hareme kapatılmasını, eğitiminin engellenmesini çok muzip bir yolla eleştiriyor ve kadınlara özgürlüğe giden yolun başlangıcını tarif ediyor: eğitim ve bilimle uğraşmak, ekonomik bağımsızlığı kazanabilmek…

 Kitaptaki ikinci uzun öykü ise Padmarag, biraz farklı türde bir ütopya. Bir rüya değil aksine son derece gerçekçi ve bugüne ait bir dünyadan haberler veriyor bize. Ve aynı zamanda karmaşık bir aşk hikayesi, bir kadının örnek cesaretinin belgesi. Öyküde anlatılan Tarini Bhavan, bir kadınlar okulu ve aynı zamanda bu dünyada gidecek kimsesi olmayan, dul kalmış, şiddet görmüş kadınlar için bir sığınma evi. Begum Rokeya, kendi hayatından izler de taşıyan bu öyküde, bir yandan bu kimsesiz ve zor durumdaki kadınların hikayelerini anlatırken bir yandan da Padmarag’ın yani Yakut’un Elmasla olan imkansız ve karmaşık aşkını anlatıyor bizlere.

 Tarini Bhavan’da kız çocuklarına eğitim verilirken, kendilerine sığınmış kimsesiz, zor durumda, şiddetten kaçan kadınlara da kendilerini geliştirme ve eğitme olanakları sağlanıyor ve her birinin eğitmen olarak orada kalmalarının, kendilerini faydalı ve bağımsız birer birey olarak var etmelerinin yolu açılıyor. Şöyle diyor Begum Rokeya, acılı kadınlarından birinin ağzından: “Bütün terkedilmiş, ihmal edilmiş, yardıma muhtaç, fakir, baskı altındaki kadınlar, hepiniz gelin. İşte o zaman topluma karşı savaş açabiliriz. Ve Tarini Bhavan kalemiz olup korur bizi.”

 Öyküdeki kadınların hikayeleri öyle tanıdık ki…

Rafiya’nın kocası onu iki küçük kızla yalnız başına bırakıp İngiltere’ye gitmiş ve on yıl sonra tek bir mektupla onu boşamıştır.

 

“Kadın daha doğmasıyla birlikte kendini feda etmenin ilkelerini öğrenir… Bazı kadınların kendini feda edişi ev içinde sır olarak kalır, diğerlerininki ise bütün dünyayı içine alır.”Ailesinden dışlanan ve haksız yere namusu lekelenen Usha, bir tanıdığı yoluyla Tarini Bhavan’ın sahibi Sen Hanım’a sığınır ve artık kendi yolunu çizmeye başlamıştır. Şöyle der Usha: “şenlikten geliyor, dört adamla gitti, üç adamla geri döndü!” Usha’nın evine gece evde kocası ve tüm ailesi varken hırsızlar girmiş, kocası camdan atlayıp kaçarak onu yalnız bırakmış ve hırsızlar da onu kaçırmışlardı. Evdeki diğer dört kardeş ne hikmetse hiçbir şey duymamıştı. Kaçırıldıktan sonra yolda bir takım adamlar onu kurtarmış ve evine geri getirmişlerdi. Eve döndüğünde kaynanası ve görümceleri feryat figan ediyordu. Gördüğü tepki şuydu:

 Kitaptaki ilginç karakterlerden biri ise Helen adında bir İngiliz. O ise, yine kadınların en sık yaşadığı trajedilerden birinin sonunda kendini Tarini Bhavan’da buluyor. Alkol ve şiddet dolu ancak yüce İngiliz mahkemelerinin boşanmayı gereksiz gördüğü bir yaşam. Helen’in hikayesi Begum Rokeya’nın, kadınların ezilmesinin sadece doğu toplumlarında değil, “gelişmiş” sayılan batı toplumlarında da ortak bir sorun olduğunu ve mücadeleden hiçbir yerde vazgeçilmemesi gerektiğini düşündüğünün bir göstergesi sanki.

 Kitabın esas karakteri sayılabilecek Sıddıka, yani Padmarag ise, gencecik yaşında tüm ailesini kaybetmiş ve kimsesiz kalmış, kağıt üstünde evli görünmesine rağmen kocası olması gereken adamın kendisini istemediği bir yaşamdan kaçıp Sen Hanım’a sığınmıştır. Sonrası ise, kırık bir aşk hikayesi ve bir kadının heyecan verici cesareti. Nihayet sevdiği erkeğe kavuşma ihtimali ortaya çıkmışken, bunu reddediyor ve şöyle sesleniyor okura: “Evlilik hayatının tek başına, kadının son çaresi olmadığını, bir ev kadınının sorumluluklarının, kadının hayatının temeli olmadığını kanıtlamak istiyorum. Başka bir deyişle, bu fedakarlığın, gelecekte kadınların refahına hizmet edeceğini umuyorum.”

 Padmarag için, “şimdi”nin ve “bugün”ün hikayesi demek herhalde yanlış olmaz. Bu hikayelerin yazıldığı yıllardan yaklaşık 100 yıl sonra ve güya “medeni” olduğunu iddia eden Cumhuriyet Türkiyesi’nde hemen her gün gazetelerde bu hikayelerin çok benzerlerini, hatta çok daha şiddet dolu olanlarını okuyoruz. Hâlâ, birileri bu ülkede, “haydi kızlar okula” kampanyaları yapıyor ve kapı kapı dolaşıp aileleri kız çocuklarını okula göndermeleri için ikna etmeye çalışıyor. Hâlâ sokağa izinsiz çıktıkları için ya da ailesinin uygun görmediği birileri ona yan baktığı için bu ülkede kadınlar şiddete uğruyor, burunları kesiliyor, tecavüz ediliyor, öldürülüyor. İnsan, kitabı okuyunca bir arpa boyu yol gidememişiz diye düşünüp ürperiyor. Ama sonra kitaptaki kadınların cesareti, kaderlerine boyun eğmemeleri, giderek kişiliklerini keşfetmeleri ve kendilerini eğitmeleri okuyana da umut veriyor. Tıpkı gerçek hayatta, tüm bu şiddetle ve acımasızlıklarla mücadele eden kadınların yaydığı umut gibi. Begum Rokeya, Padmarag’da kadınların sadece sorunlarını göstermekle kalmıyor, çağdaşı batılı feminist yazarlar gibi onları mücadeleye çağırıyor, kendi geleceklerini kurtarmanın yine kendi ellerinde olduğunu göstermeye çabalıyor.

 

“İşte ben de bu yüzden Tarini Bhavan’a geldim. Bizim için başka seçenekler olduğunu kanıtlamak istedim. Bir kadının hayatının özü, kocası için evi çekip çevirmek değildir. İnsan hayatı, tanrının verdiği en büyük hediyedir. Sadece evdeki ocağın sürekli yanmasına kendini adayarak ziyan edeceğin bir şey değildir hayat. Topluma karşı savaş açmak zorundayız.”Şöyle diyor Sakina:

 Sultana’nın Rüyası, sadece ve sadece kadın olduğu için hayatını yaşaması engellenen ve bununla mücadele eden tüm kadınlara 100 yıl öncesinden, Bengal’den, umut verici bir selam Begum Rokeya’dan…

[1] Bilgiler Sultana’nın Rüyası – Padmarag Önsözden alınmıştır. 




4 Yorum


yuksel_

Bu yazıyı 2008 yılında yazmışım. Bilgisayarımı kurcalarken buldum. Paylaşmak istedim.

tiara

En kısa zamanda okuyacagim. Çok etkileyici bir yaşam öyküsü, eminim kitap da öyledir

Eline saglık yükselcim

CokBilmis

Vay be, neler kaçırmışım! Utanmadan kendime feminist diyorum bir de...

hobolo

ege üniversitesin'de felsefe okuyorum ve ütopyalar dersi için araştırma yapıyordum sonra bu yazıyı buldum kitabı okudum gerçekten kitabı iyi yorumlamışsınız. emeğinize sağlık.

Yorum yapmak için üye ol