Paris (10 yaşında Eliz ve 23 aylık Günce'yle)

1


12. Temmuz.2010:

 

Saat 3 gibi (öğleden sonra) otele yerleşmiş durumdayız.

Orly’ye indik, çok eski ama karmaşasız. Yerler ıslak, hava bulutlu. Bir hafta önce Paris’te olan arkadaşlarımız sıcaktan bunaldıklarını söylediğinde babamız kesin yağışlı olacak demişti zaten.

Uçak notları: Günce, evet her türlü taşıtta olduğu gibi uçakta da olay çıkardı. Daha biner binmez babayı koltuğundan göndermeye çalışıp, onun koltuğuna oturmak içindi ilk olay. “Ben de böyle oturucam” la başladı, ardından bebek kemerini taktırmamak için deliler gibi ağladı (Yan koltukta oturan 2 Fransız bayan çıkarabildiği sesin şiddetine inanamaz gözlerle bakarken, hostes yardıma ihtiyacınız var mı diyerek geldi, vs vs). Akıl edemedik ona da ayrı bir koltuk alınabilirmiş aslında ama doğum tarihini yazınca, belirtmediğiniz sürece otomatik “no seat” alternatifi geliyor. Neyse ki daha kalkarken uyuyakaldı. Biberon almadığı, emzik emmediği, anne sütüne de veda ettiğimiz için geriye tek alternatif “şakış”larımız yanımızdaydı ama gerek kalmadı.

Uçak bomboştu, Eliz geziyi birlikte yaptığımız kendinden 1 yaş küçük arkadaşı Övgü’nün yanına yerleşirken, babayı da başka bir koltuğa geçirdik, o da boylu boyunca yattı (bebek kemeri takılıydı uyuduğu süre boyunca). Ne kadar “hadi biraz siz de uyuyun” desek de, Eliz ve Övgü uçak inene kadar bir dakika susmaksızın, konuşup durdular.

Paris içindeki otelimiz: Novotel Vaugirard Montparnesse. Çocuk odaklı bir otel.  Odalar çok çok küçük değil ama ek yatak açılınca anca adım atacak kadar yer kalıyor. Bir de puset olunca iyice daralıyor. Ama temiz, minibar ve kettle mevcut odada.

Kahvaltı bizim kızlara pek hitap etmese de, asıl sorun Günce’de oldu. Eliz kendine Nutella’lı krep, sütlü alternatifler yaratabildiyse de, kahvaltı demek “domaneş, peyyir ve şeytim” demek olan Günce aradıklarını bulamadı. Peynir seçenekleri mevcut ama hiçbirini yemedi. Omlet “püaaa” sesiyle geri tükürüldü, kruvasan alternatifleri de. Mısır gevreklerinden zaten yemez, kekler de beğenilmedi kendisi tarafından. Kuru meyveler (kayısı, üzüm), neyseki yoğurt (her çeşidi vardı) ve meyve salatası ya da direkt portakal ve biraz ekmek kemirdi sadece. Çocuklar için Happy Meal kutuları gibi kahvaltı kutucukları da vardı, yanımıza aldık onları, belki ister aralarda diye ama kararlıydı ağzına bile sürmedi.

İlk dışarı çıkışımız: Saat 3,5 gibi iki aile de lobideydik. Salı Louvre kapalı olduğu için bugünden orayı görelim dedik.

Otel metro durağına çok yakın. Daha önceden trafik çok sıkışık olur uyarıları almış olmamıza ve en büyük caddelerden birinde konaklamamıza rağmen, sıkışık kavramının bizdeki sıkışıklıkla pek benzemediğini farkettik.  Biz yine de hem daha hızlı olabilmek adına, hem de kızlar (Eliz, Övgü, Defne ve Günce) metro nasıl kullanılır görsünler diye o yolu tercih ettik.

Buraya bir uyarı: Metro hızlı ve her yere ulaşabilir olması nedeniyle akıllı bir seçim. Fakat yanınızda puset olacaksa Paris için en hafif, en kolay katlanıp, katlanınca da sorun çıkarmayacak olanından bir puset bulundurmakta yarar var. Biz Günce onda hiç oturmuyor diye evdeki Maclaren Quest’i götürmekten son anda vazgeçip, Jane Carrera ile gittik. Genel olarak bunun Günce açısından konforu daha iyiydi . Girişlerde pusetliler için ayrı kapılar var, orada değil ama merdivenlerde, sorun oldu.  Nerdeyse hiç yürüyen merdiven yok. Pusetin her tarafına tüm çantalarımız asılı, üzerinde de Günce otururken, baba aşağıdan, ben yukarıdan kaldırıp öyle indirip, çıkardık sürekli. Yanımızdaki diğer aile bize göre daha avantajlıydı. Onların küçük kızları 3,5 yaşındaydı, tek bir sırt çantasıyla çıkabilmişlerdi ve pusetleri bizimkine oranla daha tek başına taşınabilirdi. Merdivenlerde Defne annesinin elinden tutup yürürken, baba da çanta ve katlanmış pusetle ilerledi. Biz de ise bir dolu çanta (sadece 8 kglık bir fotoğraf makinası ve kamera çantamız bile tek başına yeterli!!!) ile puseti babanın tek başına alması mümkün olamayacağı için böyle hareket etmek zorundaydık.

Açıkcası hiç yürüyen merdiven sorunu olacağı aklıma bile gelmemişti, daha önceden Paris’e giden babamız ise  “metro çok kalabalık, pusetle binmek zor olur” dedi sadece, sonradan “ben söylemiştim” dese de. Ama diğerini de alsak, uyuma ve oturmada bu kadar rahat eder miydi emin değilim. En azından oturduJ. Bir de Günce oturmadığı zaman sapına asılı onca yüke rağmen devrilip durmadı puset, diğer ekipte de böyle bir sorun oldu.

Aklıma tekerlekli sandalyeliler ne yapıyor sorusu geldi doğal olarak, sonradan asansör olan durakların işaretli olduğunu gördük ama hepsinde yok.

Bir de hep suratsız oldukları iddia edilen Fransızlar için dip notum var: Nerdeyse her defa yanımızdan geçen takım elbiseli beyler bile Günce’nin pusetle merdivenlerden taşınması aşamasında yardım teklif ettiler. Ama evet İngilizce konuşan sayısı yok değilse de çok az.

İlk ziyaret yeri: Louvre

Mekana ulaşma, ama maalesef girememe. 5’te kapanıyormuş ve 1 saatte gezemeyiz diye, sadece bahçesini ve ters piramit tarafını dolaştık biz de.

Havuza ayaklarını soktular herkes gibi. Ve indiğimizdeki havayla hiç ilgisi olmayan felaket sıcak bir hava.  Sularımız Sabiha Gökçen’de görevliler tarafından bıraktırıldığı için müzenin altındaki pastanelerden birinden küçük Evian’lara 3,5 Euro ödemek durumunda kaldık ve sular dolaptan çıkmasına rağmen sıcaktı.

Buradan Montmarte’a geçmeye karar verdik. Ressamlar tepesi ve Sacré Coeur. Metrodan iner inmez bir atlıkarıncaya rastladık ve kızlar binme fırsatını hemen değerlendirdiler tabi, Günce dahil. Daha önce binmeye karar verip son dakika indi hep. Bu onun için ilk oldu yani.

Sonrası hafif bir rampa ve bizim için çıkılamaz yükseklikteki bir merdiven! Hangimiz çıkalım, kim Günce’yle aşağıda kalsın derken bir baktım yandan bir şey yukarıya çıkıyor. Bu arada diğer ekip çoktan tırmanmaya başlamıştı. Babamız o tarafa doğru yürüdü ve yaşasın Foniküler sistem var!!!

Bu arada bir dip not daha: 3 günlük her türlü taşıma aracında kullanılabilen biletlerden almıştık ve burada da geçerliydi.

Sacre Coeur: Ben ve Günce hariç hepsi yukarıya kadar çıktılar (Paris’in doğal en yüksek tepesi). Biz o sırada güvercinlere bisküvi verdik, seyyar satıcıların hepsini ziyaret ettik, bir kolonun üzerinde futbol topuyla her türlü hareketi yapabilen Iya’yı izledik ve sonunda merdivenleri fark edip, yaklaşık beş kez yukarı çıkıp indik, hayatımızda ilk kez gördüğümüz insanlara “meebaa” deyip, el sallayarak.

O sırada Fransa’da yaşayan kolejden arkadaşım Fehmi gelip, bizi aldı ve panoramik bir şehir turu da yaptık. Sorbonne, Pantheon ve Quertier Latin, Seine kenarı (evsizler var burada) vb de gezmiş olduk.

Açlıktan ölmek üzereyken artık durup Günce’nin “köfte, ayyan” tercihiyle McDonals’a girdik. Burada bile derdini İngilizce anlatmak çok zor. Tuvalete fişteki şifreyle girebiliyorsun.

Oradan çıkıp, önümüze gelen bir marketten su alarak, saat nerdeyse 12’de otele dönmek üzere (akşam 10,5 gibi hava kararmaya başlayınca) metro durağı aramaya başladık.

Bu arada saatlerce yürüdü Eliz ve Övgü de bizimle, hem de hiç şikayet etmeden. Küçükler uyuyakaldılar zaten.

Küçükler pusette olduğu için sorun yoktu ama büyük kızlara eğer yanlışlıkla metrodan inemezlerse bir sonraki durakta inip, beklemelerini tembihledik. Ya da sadece  onlar inebilirlerse de sakince bir sonraki “tyeni” bekleyip, hemen bir durak sonra inmelerini. Çünkü daha ilk akşam puset nedeniyle ben ve babamızın başına geldi bu. Neyse ki Eliz’in yanında diğer ekip vardı (buna rağmen çok korkmuş), tek başına inip kalsaydı çok kötü olacaktı. Yanımızda (sadece bizde) 3 tane cep telefonu vardı ama aksilik ikisi birden çalışmadı. Ve neyse ki bu olay kızlardan birinin yerine bizim başımıza geldi diye sevinmekle kaldık, onca yorgunluğun üzerine olmasına rağmen.

İkinci gün (13.07.2010):

Notr Dame günü. Girişteki kuyruk uzun ama hızlı ilerliyor. İçerisiyle ilgili nerdeyse hiçbirşey hatırlamıyorum “burayı biyenmedim, dideelimmmm” diye bağıran Günce nedeniyle. Ben onu alıp “bebekli teyzelerin!” olduğu resimlere bakarken büyük kızlar babayla diledikleri gibi gezdiler. Sonunda dışarıda buluştuğumuzda Günce üzerime boşalttığı sıvı Danone nedeniyle çok eğlenir bir haldeydi.

Yukarıya  tırmanmaya karar verdiler çanı da görmek için. İşte bu kuyruk durup düşünülmesi gereken bir kuyruk.  Yaklaşık 400 basamakla yukarıya çıkılıyor dapdar ve durulacak bir yeri  nerdeyse olmayan merdivenlerle (Quassimodo tarafımdan her saniye takdir edildi, o daracık yerden iyi inmiş çıkmış bir ömür boyu, bana gerçekten fenalıklar geldi). Yukarısı da çok dar olduğu için grup grup yukarıya alınıyor ve bu nedenle kuyruk ilerlemek bilmiyor. Ayrıca benim gibi vestibüler sorunlarınız varsa, ne beklemeye ne de tırmanmaya değmez. Ama baktım Eliz gayet başarılıydı tırmanma konusunda.

Garip şekilde o kuyrukta çocukların hepsi çok eğlendi. Yaklaşık 2,5 saat bekleyince kimi zaman babalar kızlarla çevreyi dolandı, kimi zaman da annelerle çevredeki hediyelik eşya mağazalarını gezdiler.

Sonunda  kucağında Günce’yle 400 basamağı tırmanıp inmiş ve tam yukarıda da fotoğraf makinasında sorun çıktığı için çanın yanında tek bir kare bile çekememiş eşim için üzülerek Notr Dame ziyaretini noktaladık.

Buradan Doğa Tarihi müzesine çevirdik rotayı . Metrodan RER’ e geçerek bana göre Gare du Nord, babaya göre Gare de Australische durağıyla.

Buraya dikkat: RER’ler sanırım en yeni ve en alttakiler ve burada yürüyen merdiven var. Ama çıkış kapıları öyle dar ki, uyuyan Günce’yi ben kucağıma aldım, baba puseti katladı ve kendisinin bile zor sığabildiği kapıdan güçlükle geçebildiler.

Doğa tarihi müzesi 5’te kapanıyor diye görünmesine rağmen, 3’te bilet satışı duruyormuş, büyük kızlar babalarla yetişti ucu ucuna ve hızlı bir turla. Uyuyan küçüklerle biz de keyifli bahçenin tadını çıkardık. Bebeğini alan oradaydı. Dikkatimi hem metroda hem dışarıda ister istemez diğer çocuklular çekti, sanırım Maclaren’in iyi pazarlarından biri Paris.  Daracık kapılar ve kısıtlı sayıdaki asansörle başka yolu yok çünkü.

Küçükler de uyandı,  bahçede koşup oynamaca, dev pencereden küçüklere de dinozor iskeleti göstermeye  çalışma (ama iskelettense dışarıdaki stegosaurus-Tübitak Dinozor’u elinden düşürmeyen Günce hemen tanıyıverdi stegosaurusu- maketiyle ilgilenmeleri) , oradaki atlıkarıncaya biniş , yemek yiyip, dinlenme ve Eyfel’e yönelme…

Eyfel:

Yine sıcak, hem de çok.  Neyse ki 4 ayağın hepsinden de yukarıya çıkış var. Ama yine kuyruk. Fakat aşağısı çok şenlikli. Dünyanın her köşesinden insanlar, bir dolu satıcı, tepenizden uçan, yanınızdan geçen bu satıcıların sattığı bir dolu şey. Babayla birlikte pazarlık sonrası Eliz, arkadaşlarına ve öğretmenine Eyfel anahtarlıkları aldı.

Asansörle çıkış seçeneğiyle en tepeye kadar çıkmaya karar veriyoruz (babamız benim Notr Dame’da sıkıntıya girmem nedeniyle bu kadar yükseğe çıkabileceğimden endişeli ama gelmişken denemek istiyorum).  Pusetle çıkmaya izin var, sadece asansörlerde katlamak gerekiyor. İlk katta inip, çevreyi gezip, elbette fotoğraf motoğraf derken, 2. Katın asansörü için artık içime fenalık getiren kuyruğa giriyoruz. Günce “annenin kucakı, annenin kucakı” diyor, başka da bir şey demiyor. Neyse sayesinde o kadar yukarıda olduğumun korkusunu bile yaşayamadan aşağıya iniyoruz. İniş asansörüne binerken diğer ekiple birbirimizi bir kez daha kaybediyoruz.

Tam indiğimizde  ışıkları da yanıyor Eyfel’in. Hoş görünüyor. Bizdeki telefonların hiçbiri çalışmadığı için, orada bir 45 dk kadar farkına bile varmadan oyalanıp (diğer ekibi bulabilir miyiz diye), dönmeye karar veriyoruz. Bu sefer dönüş rotasını Eliz belirliyor. Information Desk’e kendisi sordu, hiç karışmadık, tarifi dinledi ve bize aktardı. Rotanın doğruluğundan emin olup, bu sefer yüzeyden ilerleyen bir metroya ilerlerken, giriş kapısında ekibin geri kalanıyla karşılaşıyoruz. Ufaklıklar çoktan uyumuşJ

 

Üçüncü gün (14.07.2010):

“Bugün daha da sıcak olacak gibi” kalkar kalkmaz böyle diyor baba. Eliz’e incecik bir elbise, Günce’ye şort (kendime de) giydirerek yola koyuluyoruz. Rota yine Louvre.

Yine babamızın önerisi “Bugün hava güzel, metroda kalacağımıza en yakın durakta inip, yürüyelim”. 14 Temmuz diye, birçok yol kapalı, o güzergahtaki mağazaların tamamı da. Geçit töreni de başlayınca biraz izlemeye karar veriyoruz. Derken bir iki damla yağmur atıştırıyor. Hemen Eliz’in yağmurluğunu veriyorum. Günce’nin pusetinin yağmurluğunu da kapatmaya hazır hale getiriyorum. İnanılmaz bir şekilde öyle bir yağmur bastırıyor ki, kucağımızdaki Günce’yi pusetine bile oturtamıyoruz. Islanmasın diye aceleyle yağmurluğu indirip, biz de telaşla onu bağlamaya çalışınca zaten şiddetle yağan yağmur ve gök gürültüsünden ürken Günce mümkün değil, kemerini taktırmıyor. Baktım olmuyor, bari puset de ıslanmasın diye (sonra nerede uyuyacak), kamera ve fotoğraf makinesi çantasını pusete koyup, üzerini kapatıyoruz. Günce’yi yarım yamalak geçirebildiğim yağmurluğuyla kucaklayıp, bir yerlere girmeyi düşünüyoruz ama korunacak bir saçak bile yok. Neden sonra bir yerde durabildiğimizde hayatımda hiç ıslanmadığım kadar ıslaktım. Neyse ki Günce hanımı çok küçükken babasının uyutmak için kolunda karın üstü tuttuğu biçimde tutmuşum ki (bilerek yapmamıştım) tam olarak giydirmeyi bile başaramadığımız (kafasını da koruyacak şekilde sırtına atabildik sadece) yağmurluğu hem kafasını hem de gövdesini korumuş oldu, sadece bacakları ıslandı.  Yeteri kadar ıslanmamışım gibi onun yağmurluğundan da üzerime akanlarla ıslanmamış tek noktam kalmamış oldu.

O sırada Louvre yönüne giden metro girişini sormaya çalıştığımız polis ve diğer görevlilerin hiçbiri bizi anlamıyor, onların bize anlatmaya çalıştığını da biz. 

Uzun uğraşılar sonucu nihayet metroya girmeyi (tek bir taksi yok ortada, açık tek bir mağaza da) başarır başarmaz  kızların üzerini değiştirdik bulmayı başarabildiğimiz kurularla.

Nihayet Louvre çıkışına ulaşır ulaşmaz oradaki açık bir mağazadan hemen üzerime t-shirt alıp değiştirdim. Bir şeyler yedik ve o gün ücretsiz olan müze girişinde bir de pusetlilere tanınan öncelikli geçiş hakkından yararlandık ki bir daha o aşılmaz kuyruğa girmeye hiç niyetim yoktu doğrusu yağmur altında. İnsanların azmini de takdir ettim bu arada.

Mona Lisa’yı görmek (yine kendi adıyla bağdaştırdığı için de biraz) Eliz’i mutlu etti ama Günce burayı da “biyenmedi”.  Napoleon’un bulunduğu taraftan geçerken babanın “saraymış kızım bak burası” demelerini  de “ama kral yok burada” larla yanıtladı. Bir süre sonra da uyudu neyse ki.

Yağmur dindiğinde bize de artık sanattan fenalık gelmişti. Bir günde hele hele 4-5 saatte dolaşılacak gibi değil burası. Nerdeyse her salona bir gün ayırmak lazım.Resimlerle değil ama Eliz ve Övgü, heykellerle daha çok ilgileniyorlar.Tabi en çok ilgi beklediğim üzere Mısır bölümüne geliyor.

Oradan karşıya geçip, Champ d’Elise’e doğru keyifli bir yolculuğa çıktık. Kestane ağaçlarının bulunduğu parktan da geçerek ilerlediğimiz yolun sonunda Eliz yine cadde sanki kendisininmiş gibi hissederek her adımın tadını çıkardı. Elbette orada oturup bir şeyler yedik.

Sabahki güneşli, parlak havanın ardından gelen bardaktan boşanırcasına ve hiç durmayacak zannettiğimiz yağmur, sonra yine deli gibi güneş, biz yemekten kalkana kadar adam akıllı bir serinliğe dönüşünce, çantadaki ıslak yedeklerle (oysaki yol boyu pusetin orasına burasına asmıştım kurusunlar diye) durumu çözemeyeceğimizi fark edip, % 50 indirimde olan GAP’e dalıyorum (tek alışverişimiz olarak da kayıtlara geçiyor). Günce’ye body, pantolon, ince bir mont, uzun kollu bir t-shirt, bol çorap (kışın çok işime yarayacak çoraplar), pijama,  Eliz’e 2 pantolon, bir uzun kollu, bir kısa kollu t-shirt (kendi beğendi) ile noktalıyoruz alışverişi. Eliz kabinde pantolonun birini giyiyor, bir boş alanda ben de  babayla beraber Günce’ye body’yi, pantolonu ve montu giydirmeyi başarıyoruz. Çorabı zaten kendisi giymek istedi. İkisine de uzun kollu t-shitleri giydiremiyoruz.

GAP’ten Arc dTriomphe’a doğru yürüyüş, alt geçitten tam karşısına geçiş (Charles d’GAulle’e doğru), tam altına geri dönüş (her açıdan fotoğraflama), orada alevleri, ışıkları Günce’ye gösterip, Champ d’Elise’e dönerken bir bakıyoruz pusete takılı GAP poşeti (ve aldığımız ama giydiremediklerimiz –en çok da çoraplara üzüldüm, nedense çorap bulmak en zor iş) yerinde yok. Üstelik 14 Temmuzda  Champ d’Elise tarafında olmayın, hırsızlık çok olur diye uyarılmıştık da. Kaşla göz arası gitti poşet biz yanan alevlere bakarken.

Bir kafede oturup bir şeyler atıştırdıktan sonra (bu arada kendisine haksızlık yapıldığını hissedip, biraz da ürken, üzülen ve kızan Eliz’i sakinleştirmeye çalışarak), havai fişek gösterilerini izleyelim diye Eyfel’e yönelmeye karar veriyoruz ama yolda uyuyan iki ufaklık ve artık iyice yoruldukları belli olan Eliz ve Övgü nedeniyle vazgeçip otele yöneliyoruz. Yine yerüstünde olduğumuz için uzaktan da olsa havai fişekleri de görüyoruz.

15.07.2010:

Beklenen gün, Disneyland’e geçiş.

Resepsiyona bizi Val D’Europe bölgesine götürebilecek iki taksi rica ediyoruz, gayet hızlı check-out sırasında. Kısa sürede de taksiler geliyor ama yine İngilizce konuşamıyorlar. Resepsiyondakiler aracılığıyla anlaşabiliyoruz.

Taksimetre açık. Birbirleriyle hiç anlamadığımız bir şeyler konuşan taksiciler nedeniyle, istemsiz huzursuz oluyorum. Hiç bilmediğimiz bir yerde, bizi bir yerlere götürüyorlar ve onlara güvenmek durumundayız. Benzer tedirginliği arkadaşım da yaşamış. Yarım saatlik bir yolculuk sonrası (70 Euro) L’Ellysee Otele ulaşıyoruz. Eliz yine mutlu, burada yaşamaya  (Sorbonne’u gözüne kestirmişti zaten) iyiden iyiye karar veriyor, ne de olsa her yerde adıyla ilgili bir nokta var.

Check-in işlemleri yapılıyor ama odalar saat 3 gibi boşalacakmış. Bavulları emanete bırakıp, shuttle’ı kaçırdığımız için yine metroyla Disneyland’e ulaşıyoruz nihayet.

2 Day 2 Park Hooper biletlerden almaya karar veriyoruz. Biletleri otelden de alabilirdik ama metroda verdikleri indirim kuponu işe yarar mı denemek istiyor arkadaşlarımız, biz bizimkini çoktan kaybetmişiz tabi.

Düşündükleri gibi olmuyor, onlar da bizimki gibi alıyorlar. Yetişkinler 118 Euro, 11 yaşa kadar çocuk 99 Euro,  3 yaşa kadar çocuk ücretsiz bu şekildeki biletlerin fiyatı.

Park, bölge otellerinde kalanlar için sabah 9’da açılırken, dışarıda kalanlar 11’den itibaren girebiliyor.

Övgü ve Eliz artık içeriye adım attıklarına inanamazken, ilk geçit arabasından el sallayan Goofy ve Mickey’e aynı şiddetle el sallamaya başlıyor Günce de.

Haritalar elimizde ne yapacağımıza karar veriyoruz. Kızlar önce Discoveryland ve Buzz LightYear istiyorlar.

Babalar ve kızların hepsi Orbitron sırasına girerken, biz de arkadaşımla ve pusetlerle elimizdeki biletlerle önce Buzz Lightyear Laser Blast’a FP (fastpass) alıp, oradan da Space Mountain için FP almak üzere ilerlerken fark ediyoruz ki, diğer FP için verilen süre içinde başka alamıyorsun.

Günce Orbitron’da kendisi kullanmak istediği halde, boyu yetişmeyince yine ağlıyor. Ama sonradan hoşuna gidiyor.

Oradan indiklerinde hep birlikte Nautilus’u geziyoruz. Kocaman pencere açılıp da dev ahtapot ilk göründüğünde hafifçe ürken Övgü’ye “Sadece oyuncak ki bu” diyor çok bilmiş Günce.

Bu arada yandan Space Mountain’dan  çığlıklar geliyor. Hiçbirşey görünmediği için neden bağırdıklarını anlamıyoruz.

Ben Eliz ve Övgü ile Star Tours sırasına girdiğimde, babalar da minik kızlarla tren sırasına giriyorum zannederken Videopolis sırasına giriyorlar.

Eliz’in daha önceden de smülatör tecrübesi olmasına rağmen yanında arkadaşı olunca çok hoşuna gidiyor. Günce de 3D Michael Jackson’ın sırasında beklerken daha uyuyakalmış karanlıkta.

Eliz ve Övgü her yerde binebilecekleri Autopia’yı pas geçip saati gelen Buzz’a gitmek istiyorlar. Bu sefer bütün ekip içeriye giriyor, dışarıda sadece uyuyan Günce ve ben ile bunun için inanılmaz bir kuyruk.

Çıktıklarında bu kez Space Mountain’in FP’ını alıyoruz. Derken arkadaşlarımız içinde pasaportları, kimlikleri, cüzdanları olan çantayı Buzz’da unuttuklarını fark edip, hızla oraya dönüyorlar, fakat bulunamıyor. Dünkü tecrübeyle içimden “eyvah, bari sadece parayı alıp, pasaportları ve kartları bıraksalar” diyorum ama yönlendirdikleri ana girişteki bölüme onlar ulaşana kadar çanta çoktan iletilmiş, içindekiler sayılıp zarflara yerleştirilmiş bile.  Garip bir biçimde şehirdeki hırsızlık olaylarına rağmen, burada herkes pusetlerini çantalar asılı halde bırakıyor, çok daha güvenli.

Onlar bu işlerle uğraşırken, babamız Eliz ve Övgü ile saati gelen Space Mountain’a yöneliyor, Günce hala uyuyor, 1,32 boy sınırlaması olduğu için Defne de benimle kalıyor, sohbet ediyoruz birlikte.

Ekip çok korkmuş (babanın boynu kötü olmuş) halde gelirken, diğer ekip de kaybettiklerini bulmanın rahatlığıyla dönüyor. Biz de arkadaşımla binmeye karar veriyoruz.

Zifiri karanlıkta ilerleyen bir tür Roller-coaster aslında ama hiçbir şey görünmüyor ve indikten sonra bir 5-10 dk daha sallanmaya devam ettim ben. Nasıl bağırabiliyorlar anlamadım ben ağzımı bile açamadım hızdan. Garip ama göremiyor olmaktan da mutluydum, gün ışığında görerek maruz kaldığım o hareketleri kalbim kaldırmazdı heralde.

Yemek molası, ben halen buranın yapma ama çok yapma olduğunu, çocuklara nasıl bir pazar ürettiklerini ve bu ürettiklerine esir etmeye çalıştıklarını düşünüyorum.

Yemekten sonra rota Fantasyland’e yöneliyor. Burada kızların üçü atlıkarıncaya ilerliyor önce, nerdeyse sıra hiç yok, Günce nedense sevmez atlı atlıkarıncaları, Dumbo istiyor o. Biz onunla bitmez Dumbo kuyruğundayken, diğer kızlar ise Peter Pan’s Flight sırasına girmiş.

Dumbo her yerde bulunabilecek yükselip alçalan, bu sırada da dönenlerden. Hadi çocukluları anladım da, bunun sırasına giren kocaman yetişkinlere pek anlam veremedim doğrusu.

Nerdeyse eş zamanlı çıkıyoruz oradan. En boş görünen Mad Hatter’s Tea Cup. Anneler ve kızları bu sefer Cup’lardayız. Alice kapanmış. Bu sırada geçit töreni anonsu duyuluyor ve meydana geri dönüyoruz.

Kahramanların nerdeyse hepsi orada (Remy, İnanılmaz Aile, Prenses ve Kurbağası, Mickey, Minnie, Goofy, Donald, gibi gibi). Eliz çıldırıyor mutluluktan, Günce ve ben ise güneşten çok rahatsızız.

Gösteri sonunda yeniden Fantasyland ve bu kez “It’s a small world” hem de maekip iki kez üst üste. Bence en başarılı bölümlerden biri.  Resmen kendimi inanılmaz güzel bir masal aleminde zannettim ki, kızlarda bıraktığı etkiyi düşünemiyorum. İkinci binişte Eliz’in deliler gibi “bunu da çek anne, şunu da anne şunu da, anne üst taraf” demeleri de kayıt altına alındı zaten. Renklerinden, müziğinden, suda ilerlemenin verdiği kayıyor gibi olma hissine kadar hepsi çok güzeldi.

Bu arada saat 12 gibi giderek artan kalabalık, saat 7 sularında yeniden azalmaya başladı ki biz de ancak öyle binebildik iki kez üst üste.

9’da Fantasyland kapandı ve ne yapalım diye düşünürken (kızlar bu arada meşhur şatoyu dolaşıyorlardı) birden yeniden ellerinde iplerle görevliler belirdi. Hafif batan günışığıyla birlikte şatonun ışıkları yandı, kızlar ayrılan sıraların en önüne geçip oturdular, Günce bizle inip-çıkmalarla meşgul, Fantalusion Parade başladı (Fantalusion’ı zaten bir de o garip söylemeleriyle bağırırlarken hiçbirimiz anlamadık ama Parade’i babamız brake anlarken ben Pray anladım, arkadaşlarsa bambaşka şeyler ve ne ki bu diye düşünmeye başladık).

Işıklı arabalarda, ışıklı kostümleriyle Prens ve Prensesler (Kurbağa olan Prensin gülümsemesine ve dişlerini göstermesine gündüz o kadar sinir olmama rağmen) karanlıkta gerçekten çok güzel görünüyorlardı, ışıl ışıl. O sırada şatonun ışıkları da söndürülmüştü.

Bunu havai-fişek gösterileri izledi.  Büyük kızlar büyülenmiş haldeydi, Günce bile ilgilendi bu karakterlerin hiçbirini tanımamasına rağmen. İtiraf ediyorum yapay bulmama rağmen ben bile etkilendim.

Övgü dönüş yolunda, “Pamuk Prenses özellikle Eliz’e bakarak güldü ve el salladı biliyor musunuz, Belle de bana” diyordu, söylediğine yürekten inanarak (Eliz Pamuk Prenses gibi çünkü, bembeyaz bir yüz, koyu saç ve gözler, kırmızı dudaklar; kendisini de Belle’e benzetiyormuş demek ki).  Aldıkları keyiften gülümsememek elde değildi.

Yolda yarın 9’da burada olmayı planlayarak  uyumaya geçiyoruz (küçükler çoktan uyumuşlardı).

16.07.2010

Sabah uyanmayı başardığımızda saat 8,5. Kahvaltı, o, bu derken anca 10,5 gibi orada olabiliyoruz. Onca günün, hele de dünün yorgunluğuna rağmen kızlar öyle iyi motive ki, yürümüyor resmen uçuyorlar.

Hedefler belirlendi yine, iki anne açıktaki roller-coasterlara binmeyi reddettiğimiz için iki biletle biz bir gün önce Günce’nin göremediği Peter Pan için FP alırken, babalardan biri Adventureland’deki Indiana Jones’a FP almak üzere gidiyor, diğeri de çocukların hepsiyle Fantasyland’deki Pinokyo sırasında. Günce için kararsız kalıyoruz, “küçük misafirlerimiz için korkutucu olabilir” uyarısı nedeniyle ama diğerleri girince o da girmek istiyor. Neyse ki korkmadı.

Oradan Alice’s Curious Labyrinth. Bizim baba “neden bu saçma şeyde vakit kaybediyoruz” diye söylenirken Günce bu işten çok keyifli koşuşturup duruyor, kızlar da şatoya ulaşmaya çalışıyorlar. Bir süre sonra dön dön ilerle gerçekten labirent hissini yaşamaya başlıyorsun.

Buradan artık Adventureland’e yöneliyoruz, ama akılları hala Pamuk Prenseste.  Indiana Jones ile ilgili en büyük kararsızlığı Eliz yaşıyor. Binse mi binmese mi emin değil. Bir gün önce Space Mountain tecrübesinden çok korkmuştu ama korkusunun karanlıktan ve kemerinin açılabileceği endişesinden olduğunu ifade edince, buraya kadar gelmişken denemesini öneriyorum. Kendi başına olsa vazgeçebilirdi ama Övgü kendinden emin ilerleyince o da denemeye karar veriyor.

Bu kez çok daha keyifli iniyor aşağıya, baba yine boynunu incitmiş. Gerginlikten kafasını ileriye mi uzatıyor nedir, bendeyse tam tersi oldu, kafam koltuğa yapıştı ve mümkün değil, bir mm bile kıpırdatamamıştım. “Babam korkarsan avazın çıktığı kadar bağır ve gözlerini kapat” dedi diyor indiğinde, o da hiç açmamış gözünü, “ne ters mi döndük biz” dedi.

Hasarlı baba “ben artık hiçbir şeye binmem, boynum perişan” şeklinde söylenirken, bir şeyler yemeye karar veriyoruz. Yemeği erken tamamlayan Eliz, Övgü ve babası ip köprüden geçmek için ilerlerken, pusetlerle ve  de Günce ile oradan geçemeyeceğimiz için fotoğraflarını çekeriz diye beklerken babamızın Çapa’dan arkadaşıyla karşılaşıyoruz. Dünya küçük gerçekten, ayarlasan denk getiremezsin.

Adventure Isle, Pirate’s Beach (burada da maksimum 1,40 sınırlaması var tersine) ve Robinson adasında yeteri kadar oyalandıktan sonra diğer ekiple yine birbirimizi kaybediyoruz. Biz dördümüz Pirates of Caribbean’a yöneliyoruz, çünkü Peter Pan FP saatimiz yaklaşıyor. Burada Günce üzerine sıçrayan sulardan biraz rahatsız oluyor, bir de suda da olsa  hafiften bir roller-coaster hareketi de onu tedirgin ediyor ama korsanlar ve seslerden korkmadı. Oradan çıkıp hızla Fantasyland’e Peter Pan’a dönüyoruz, normalde inanılmaz bir sırası var. Sadece 2 FP’ımız var ve ilk kez burada FP’lar kontrol ediliyor, bu durumda babamız dışarıda beklemede kalıyor ve Eliz (ikinci kez), ben ve Günce içerideyiz. Uçma hissi çok iyi verilmiş, Wendy’nin odası, şehre yukarıdan bakış keyifli ama Günce biraz huzursuzlanıyor. Uçma çok gerçekçi geldi herhalde ona. Öyküleri de bilmediği için Eliz kadar keyif almıyor sanırım.

Hızla Adventureland’e ekibin diğer kısmını bulmaya dönüyoruz ve Alaaddin’de karşılaşıyoruz onlarla. Hakikaten bir pasaj burası ve camdan vitrinlerde  karakterlere öykü akışına göre yer verilmiş.

Burada bir durup adamların hakkını vermek istiyorum. En minik ayrıntılara bile dikkat edilmiş, gerçekten geçtiğin her bölgede oradaymışsın hissini yaşıyorsun. Zaten hepimiz Fantasyland’e Pamuk Prensese dönerken ortamı fotoğraflamaya dalan babamızın yanımızda olmadığını fark ediyoruz. Nasıl olsa gelir diye beklerken bu arada kızlar mağazalardan birine dalıyor. Defne kendine bir kedi edinince, “benim buuu” diye kıza rahat vermeyeceği belli olan Günce’ye de aynı kediden alıyoruz bir tane ve yolculuk süresince evlere gitmek üzere herkes kendi arabalarına binene kadar Defne’nin elinde her gördüğünde “benim buuu, benim tedimmm buu” diye tutturdu.

Baba hala yok. Hava çok sıcak.  Eliz, Defne ve Övgü Pamuk Prensese giderken ben de etrafı aranmaktayım, kayıp babamıza rastlayabilir miyim diye.  Kızlar çıkıyor ve tam o sırada bir gösteri başlıyor tam önümüzde neyse ki, onlar onu izlerken, ben Günce ile hızlı bir Adventureland araması yapıyorum ama baba orada da yok.

Yaklaşık 1 saat oradan ayrılmıyoruz, nasıl olsa gelir diye ve sonunda görünüyor. O da bizi Frontierland’de bekliyormuş. Kayıp olan için kıpırdamamak doğru çözüm ama her iki taraf da kıpırdamamaya karar verince biraz sıkıntı olabiliyor.

Buraya bir ara verip, Studio tarafına ikinci parka yöneliyoruz, çünkü orası saat 7’de kapanıyor. Tam o sırada Goofy imza dağıtıyor, Eliz sıraya giremedi diye üzülürken bir bakıyorum “Prenses ve Kurbağa” imza sırası bomboş. Hemen giriyor, son kişi de o oluyor ve park haritalarından birine imza da alıyor.

Studio diğer tarafa oranla oldukça sakin. İkiye bölünüp, FPları almaya karar veriyoruz ama artık kapanmış FP saatleri. Biz sağdayız. Gelmişken Günce’nin de binebileceği Flying Carpets’ a Günce, Eliz ve babamız yöneliyorlar. Ben artık binmiş olmalılar, kimse kalmadı sırada derken bizimkiler babanın kucağında uyuyan Günce’yle geri dönüyorlar.

Baba onunla dışarıda beklerken ben Eliz’le Crush’s Coaster’a yöneliyorum onun isteğiyle. Hiç sıra yokmuş gibi görünüyor dışarıdan ama nerdeyse 45 dk bekliyoruz yine.

Nemo’dan esinlenilerek yapılmış, bence Space Mountain’dan daha berbat bir şey bu. Yine karanlık ama bu kez suyun içindeymişsin hissi yaratılmış. Akıntıyla su kaplumbağaları gibi, bir sağa bir sola, bir yukarı bir aşağı ilerlerken bir yandan da kendi etrafında da dönmeye devam ediyorsun.

Ben: İyi misin Eliz?

Eliz: İyiyim, çok iyiyim.

Ben: Keyifli değil mi?

Eliz: Çok keyifli anne.

Dışarıda ağaç olmuş baba “nasıldı” diye sorar sormaz ikimiz birden “berbattııııı”.

Toy Story Playland tadilatdaydı.

Eliz buradan Stitch Live’e gitmek istedi. Günce uyuduğu için bu kez “ben beklerim siz girin” dedim. Bu arada yağmur başladı ki çok doğru zamanlamalı bir seçim olmuş.

Ben beklerken diğer ekiple karşılaştık, bir kafeye girmişler. Onlar uyuyan Günce’yi de alıp gidince ben de son 3 kişi kala bizimkilere yetiştim.

Stitch gösteride babamızı “hapishane kaçkını” olarak belirleyip, durmadan “Murat is that your telephone?” gibi bir dolu soru sorup durunca Eliz için unutulmaz oldu bu gösteri de.

Çıktığımızda Günce de yeni uyanmıştı. Biz coasterdayken diğer ekip de Tower of Terror’dalarmış. Arada bir açılıp kapanan kapılarından ve deli gibi çığlıklardan anlaşıldığı üzere hızla yukarı çıkıp, sonra düşen bir asansör. Yaklaşık 8-9 katlı bir binanın asansöründen dimdik aşağı düşme hissi hiç benlik değil, sıra olmamasına rağmen burayı pas geçtik.

Eliz, Defne ve Övgü Animagique ve Studio Tram Tour’a giderken biz de Günce’yi yeniden Flying Carpets’a götürdük. Bir de Cars Quatre Roues Rallye’e.

Dönüşte Günce bir çocuğun elindeki sandviçi görünce “ekmek iştiyom” demeye başladı ki, ben de acıkmıştım artık.

Ama Eliz’lerin tren gezisi bir hayli uzun sürdü, kızım da ıslak geldi. Sel, deprem, yangın gibi felaketleri yaşamışlar da…

Buradaki mağazaların birinden 2 biblo ve 2 de kalem alıyor Eliz kendisine, bir de magnet tabi. Her giden gittiği yerden ona bir kalem getiriyor, kendisi de bunu devam ettirmeye karar verdi. Değişik bir koleksiyonu olabilir ileride.

Biz ilk parka geri girerken (saat 7 gibi) akın akın çıkanlar oluyor bu sırada. Galiba günlük biletlerin bir kısmı 7’ye kadar.

Doğru Frontierland ve hemen yemek.

Maalesef Thunder Mesa Riverboat Landing biz yemeğimizi yiyene kadar sona erdi ama kimsenin bekleyecek hali kalmamıştı.

Büyük kızlarımızla biz Big Thunder Mountain’a binmeye ilerlerken, babalar da miniklerle Pocahontas Indian Village’a gitmişler. Aslında bu da bir tür roller coaster ama çok daha ılımlısı. Ürkütmüyor, oldukça geniş bir alanı geziyorsun (Boat turu bunun çevresinde yapılıyor ve hiç de küçük denemeyecek bir boat), çevre ve efektler çok iyi düzenlenmiş. 1,02 minimum boy kısıtlaması var burada da.

Eliz ve Övgü Phantom Manor yerine tercihlerini, “bir daha rayda ilerleyen bir şeye binmem” diyen babalar bizim tavsiyemiz üzerine bu kararlarından vazgeçince bu kez de onlarla bir kez daha buna binmekten yana kullanıyorlar. Biz de miniklerle çevreyi dolanıyoruz artık son kez. Saat 9 oldu ve burası da kapanıyor. Üstelik üşümeye başladık iyiden iyiye.

Çıkışta yine ışıklı geçit töreni, ama bu kez ilk gördüğümüzdeki kadar etkilenmiyoruz.

Kızlar zamanlarının bir kısmını da alışverişte kullanmak istiyorlar. Gerçi Eliz bir türlü bir şeyi beğenmiyor ama en azından mağazaları da görmüş oldu.

17.07.2010

Ertesi gün dönüş hazırlıkları ve otelimizin karşısındaki Outlet Çarşıya (CK, Armani vb) adımımızı bile atamadan havaalanına ulaşma. Sağ olsun Fehmi ta oraya kadar gelip bizi aldı ve alana kadar da bıraktı. Fransızların da tatil dönemi başladığı için yollar kıpkırmızı tıkalı görünüyordu navigasyon cihazında ama onların tıkalı kavramı bizimkinden oldukça iyi diyebilirim. Biz ara yolları da kullanarak gayet doğru bir zamanlama ile yetiştik. Bilet çıktısında Sud yazan kontuar  ise aslında Est’deymiş. Buraya metro koymuşlar, bir dakikada ulaşabiliyorsun diğer tarafa ve ücretsiz.

Eliz için geç mi kaldık Disneyland için acaba diyordum ama aksine çok doğru bir zamanlamaymış. Çocuktan çocuğa farklılık gösterir mutlaka (sınıfında minik minik kadınların olduğu da düşünülürse) ama benim kızım (neyse ki hala bir çocuk) hem Fantasyland’den çok keyif aldı ki, zamanın en çoğunu burada harcadık herhalde, hem de diğer taraflardan.

Eliz'in yanında yaşadıklarını (yorgunluğu, heyecanı, sıkıntıyı) birebir paylaşabildiği bir arkadaşının olması geziyi daha keyifli hale getirdi, bu kesin.  Defne'nin varlığı da pusete oturma gibi konularda örnek oluşturdu,tek olsa ikna etmede biraz daha zorlanabilirdik ve kendince diğer kızlara ayak uydurdu o da. Muhtemelen hiçbirşey hatırlamayacak bu geziden, ne yapalım bir de onu götüreceğiz...

 

 

 




1 Yorum


Nil

Özge'cim net olarak gözlemlediğim (küçük bebekle gelen çoktu) bebeklerin ve küçüklerin kalabalık, ses ve gürültüden çok rahatsız olmaları oldu.

Günce yanında Defne, Övgü ve Eliz var diye ve kendisini onlar kadar büyük zannettiği için onlara ayak uydurmaya

çalıştı kendince ama eminim tek başına götürmeye kalksaydık diğer küçükler gibi ağlayıp dururdu.

Nasıl olsa birkaç kez gideriz derseniz bile yine de ilkokulu beklemek gerek bence. Defne 3,5-4 yaşlarında, o bile tek başına kesin sıkıntı yaratırdı.Boy sorununu

da aşmış olursunuz böylece. Bir de yavaş yavaş oradaki karakterleri de tanır. O zaman daha keyifli hale geliyor. Peter Pan mesela çok güzeldi ama Eliz her ayrıntıyı bildiği için ufacık noktalar bile gözünden kaçmazken, Defne bile öyle girdi ve çıktı.

İlkokul

4-5 gibi olursa Adventureland, Frontierland, Discoveryland'den de keyif alacaktır, Fantasyland'den aldığı kadar.

Bir de yanında sevdiği bir arkadaşı (hele de bu arkadaş fazla mızıldamaz bir arkadaşsa) olursa motivasyon ve keyif de artıyor.

Uzattım,

tamam bu kadar.

Yorum yapmak için üye ol