<>

Doğum Yoluyla Dönüşüm-c.Panuthos kitabından bir bolum cevirisi-11 word sayfası

04/22/2011 07:46:00 | 0 Yorum | Genel (Tümü)

http://bilinclidogum.blogspot.com/2009/02/agr-politika-iktidar-uc-psikoloji_11.html">"Ağrı, Politika, İktidar: Üç Psikoloji Büyüğü" birinci bölüm: "Doğum Yoluyla Dönüşüm" kitabından Altıncı Bölümün Çevirisi

Transformation Through Birth - A woman's Guide
Claudia Panuthos
Foreword by Suzanne Arms

"
Pain,Politics,Power: Three Psychological Biggies" (65-81)

Ceviri: İrem Arıkan
Ağrı, Politika, İktidar: Üç Psikoloji Büyüğü (s.65-81)


Ağrı
Doğumun ağrısından ürkmeyen ya da hızlı, ağrısız bir doğumu umut etmeyen, doğum yapan bir Batılı kadın muhtemelen olmamıştır. Seminerlerimizdeki çoğu kadın, doğumdan önce hangi kitapları okudukları sorulduğunda Ağrısız Doğum’u (Lamaze 1958) satın aldıkları ilk kitap olarak ifade eder. Elbette, biz de ağrıyı önleyecek ya da bertaraf edecek bir yöntem bulmayı isterdik. Ancak [böyle bir yöntem] yok.
Bununla beraber, ağrıyı ilerleten ve uzatan psikolojik durumlar ve ağrıyı azaltan ve dönüştüren şartlar vardır. Bu psikolojik durumlar inançlar, tavırlar, çevre, destek takımları [kişiler] ve her bireysel gerçekliğe özgü ağrının geçmiş deneyimleri ile değiştirilebilir. En uygun bir ruhsal/zihinsel durum yaratmak, doğum yapan her kadın için gerçekçi bir olasılıktır.

Doğal doğum: Amerikan Miti(Efsanesi)


Gerçek doğal doğum, pozitif doğumla eşanlamlı olmasa da, anne ve bebeğin iyi halini[sağlığını] destekler ve bu nedenle mümkün olduğunda faydalı bir amaç olarak hizmet eder. Tüm doğumların %90 ve 96’sı uygun şekilde desteklenirse doğal olabilir, doğumların %4’ünden %10’una kadarı gerçek müdahalelere gereksinim duyar (Mendelsohn 1981). Doğal çocuk doğumu annenin iyi halini[sağlığını] destekler çünkü onun ruhsal [akli] kaynaklarını ve kendine güvenini yapılandırır, ancak daha da temelde, doğal çocuk doğumu müdahaleye bağlı riskleri bertaraf eder. İlaçlar da basitçe [söylemek gerekirse] güvenli değildir ve bu nedenle dikkatle ve bilgilendirilmiş bir seçim duruşuyla kullanılmalıdır. Doğal çocuk doğumu sadece psikolojik ve fiziksel bir meydan okuma değildir. Performans gösteren adaylar için atletik bir olay ya da ağrı toleransı için bir dayanıklılık (endürans testi) testi değildir. Doğal doğum çocuk doğumuna en güvenli bir yaklaşım olup bu nedenle dikkatli bir itibarı hak eder.

İlaçtan önce Kucaklamayı Dene


Hamilelikte, doğum eyleminde ve doğumda ilaç kullanımı ile ciltlerce çalışma bulunmaktadır ve Amerikan Pediyatri Akademisi İlaç Komitesinin özetlediği gibi hepsi de aynı sonuca bağlanır. “Hiçbir ilaç yoktur ki, reçetesiz tedavi olsun ya da reçeteli ilaç olsun, doğum yapan bir kadına verildiğinde ya da uygulandığında, çocuk için güvenli olduğu kanıtlanmış olsun.” Yine de tüm hamile kadınların %90’ı, her bir anneye ortalama 4,5 adet düşmek üzere ilaç alır.
Hepimiz 1950lerdeki Thalidomide bebeklerinin Avrupalı trajedisini ve 1950lerde ve 1960larda anneleri DES almış olan genç kanserli kadın hastaları da biliyoruz. Kendimiz için Dr. Alan Guttmacher’in Hamilelik, Doğum ve Aile Planlaması (1973) içindeki çalışmasını ve “Temel obstetrik(doğum bilgisine ait) tehlike ilacın kendisi olabilir” diyen Dr. Yvonne Brackbill’i okuyabiliriz. Bu yazarlar, -aspirinden paraservikal bloka kadar -herhangi bir ilacın doğasında bulunan, fetusa tehlikeler ve tavizler hakkında konuşmaktadırlar. Suzanne Arms (1975) yazmaktadır: “ Kaç kere söylenmeli? İlaçlar bebeğe geçer. İlaçlar bebeği olumsuz yönde etkiler. İlaçlar bebeğe kalıcı olarak zarar verebilir.” Bu nedenle, doğal çocuk doğumu en azından güvenli bir doğumdur, komplikasyonlar (göreceli olarak nadir olduğu üzere) oluşmadıkça.
Bir literatür taraması tüm ilaçların potansiyel olarak tehlikesini açıkça belirlemiş olsa da, çok sayıda kadına doğum sırasında ilaç verilecektir, bu onlar yaralanmayı riske etmek istediklerinden ya da doktorların bebeklere zarar vermek istediklerinden değildir, ancak doğum yapan kadınlar ve erkeklere ağrının azaltılmasına ve dönüştürülmesine yardım eden [akli durumların] psikolojik durumların sağlanması için psikolojik araçlar verilmemektedir. Ne de doktorlar tıpta bütüncül (holistik) bir yaklaşımda eğitilmiştir.

Ağrının Engellenmesi: Doğal Olmayan Doğuma giden Patika


Ağrıya pek çok yaklaşım vardır. Çocuk doğurmaya ilişkin masal yaklaşımları(Tanrı bilir ya, hepimiz ağrısız doğum masalına inanmak isteriz) hala ağrıdan “rahatsızlık” ya da kas gerilmesi olarak bahseder. Bu yaklaşımın ardındaki fikir, bedenin ağrı içinde olmasına gerek olmadığına inanmak konusunda zihni şaşırtma girişimidir, ve böylece de ağrı içinde olmayacaktır. Ağrının, kişinin zihinsel durumu ve buna eşlik eden inançları tarafından belirlenen kültürel etkileri olduğu doğrudur. Dick-Read(1944) kadınlar arasında geçen çocuk doğurma deneyimlerinin korkutucu öykülerinden türeyen korku tarafından ortaya çıkan, kültürel olarak indüklenmiş(suni olarak başlatılmış) ağrıyla, çalışma girişiminde bulunmuşlardır. Çocuk doğurma ile ilgili olumlu yaklaşımların olumlu sonuçlar ürettiği de doğrudur. “ Çocuk Doğurma Sürecinde İnancın Önemi” çalışmasında Lewis Mehl, M.D. doğurma sonuçlarını kayda değer bir kesinlikle tahmin etmiştir. Onun tahminleri annelerin zihinsel eğilimleri üzerine temellenmişti. Bununla beraber, belirli bir nefes tekniği ya da fiziksel egzersiz genellikle ağrıyı bertaraf etmez, ve her ikisi de aldatıcıdır. Bunun ötesinde, sadece olumlu düşüncelere dayalı yaklaşımlar da, Batı kültürlerindeki pek çok doğumda ortak olan fiziksel ağrı gerçeğine kadınları yeterli derecede hazırlamakta başarısız olur.
Dünya kültürlerinde farklı ağrı ifadeleri ve ağrıya farklı yaklaşımlar vardır. Ağrıya Batılı yaklaşım, yok sayma ve tıbbi gereksinim ve hastalıkla ilişkilendirme eğiliminde olmakta iken, diğer kültürlerde daha fazla kabullenme ve daha az stres vardır. Brigitte Jordan, Dört Kültürde Doğum (1980)’da çocuk doğurma sırasındaki Mayalı kadınları tarif eder. Doğuma katılanlar arasında ağrının kabullenişini fark etmiştir, ağrı neredeyse basitçe delilsiz kabul edilmiştir. Hawaili Kahuna kadın ve erkekleri, tembel bir akraba olabilen başka birine ya da ağrıyı hak ettiği düşünülen birine ağrıyı vermenin yollarını bilirlerdi. Kahunalar, masum akraba doğum sırasında inleyip ah ederken “ağrısız” doğumları rapor etmekteler(Meltzer 1981). Kahuna kabilesi zihnin becerisini/ustalığını Batılı anlayışın ötesinde bir biçimde kanıtlar ve nihai zihin kontrolünün, düşünce transferi noktasına varan bir örneğini verir.
Eğer Batılı kadınlar meditasyonu ve zihin kontrolünü çok yıllarca pratik etmiş olsalardı, onlar da böyle bir kontrol kazanmış olabilirlerdi. Hindistan’daki beklenen hayatta kalış süresinin ötesinde, günlerce yemeyip içmeyen üstatlar ve sıcak kömürün üzerinde yürüyen Kahunalı kabile insanları aklın gücünün madde üzerine üstünlüğünü kanıtlar. Günlük dışsal uyaranlarca istila edilmiş Amerikalı kadının, sadece altı ya da on seanslık çocuk doğumu hazırlığından sonra böyle bir beden kontrolü kazanması inandırıcı değildir.
Gayle Peterson (1981) yazmaktadır ki “ağrı kavramı ve deneyimi ile etkin bir şekilde başa çıkmamak kadınlara büyük bir zarar vermektir.” Bize, ağrının doğasında sadece kültürel ve psikolojik olmadığını hatırlatır ve bu rahatsızlığın(ağrının)nasıl sadece bizim kafalarımızda olmadığını tarif eder. Tutumlar ve bilgi, ağrının yoğunluğunu ve derecesini olduğu kadar, kişinin etkili olarak ağrıyla baş edebilmesini de etkiler, ancak ağrı yine ağrıdır.

İnançlar Ağrının Derecesini Etkiler

Ağrı ve ağrı yönetimi ile ilgili tavırlar ve inançlar doğum sonuçlarını etkiler. Örneğin, kadınlar olarak bizler yardım bekleyen kadın(damsel in distress) olarak ağrıya yaklaşmak konusunda eğitildik, içsel çaresizlikle sürüklenmiş ve yakışıklı prens arayışında, ya da bunu aşırı telafi edecek [şekilde], eti eve getiren, pişiren ve bunun gerçekte ne kadar zor olduğunu kimseye fark ettirmeyen süper kadın olarak . Dördüncü bölümde, ortak psikolojik senaryolar ya da pek çok Batılı kadının hayat draması gözden geçirilmiştir. Pamuk Prenses, Uyuyan Güzel ve Kar Beyazı kendi kişisel kaynakları ile bilinmezler ama zorluklarla bilinçsizlik ve çaresizlik içinde yüzleşmişlerdir. Bunlar, psikolojik kaynak ve yeterlilik için modeller değildi.

Başarısızlık Beklentileri

Ağrıya bir rahatsızlık olarak yaklaşan öğretiler, kadınların bunu karşılamada yetersiz olduklarını varsayar. Farkında olmadan dalıp giderek, ağrının doğumda tam bir varlığına karşılık veren kadınlar ağrıyla etkili olarak baş edebilme becerilerini aktif bir şekilde yok sayarlar. Daha da ötesi, bu yaklaşımlar, aslında kabul ve teslim olma yerine, yok saymayı, kontrolü, direnci ve dayanıklılığı öğreterek ağrıyı arttırırlar.
Bizim olumlu doğum seminerlerimizde, kadınlardan kendilerini, erkek-hamile olarak imgelemeleri istenmiştir. Bildirilen deneyimlerde, geniş bir çeşitlilik vardır, ancak çoğunluk ağrıyla ilgili farklı bir duygu ve tavır bildirir. Hamile erkekler olarak,[bu kadınlar] çoğunlukla yeni keşfedilmiş bir güç(iktidar) duygusunu anlatır. Fark ederler ki erkekler, sorularına yanıt alabilmek için eşlerini(karılarını) kadın doğum uzmanına getirmek zorunda olmazlardı. Bazıları, nefes egzersizlerini pratik etmek için bu kadar çok çalışmak zorunda kalmayacağını hayal etmiştir çünkü erkek olarak onların ağrıyı etkili bir şekilde idare edecekleri beklenecektir. Erkeklerden, egzersiz yapmak, koşmak ve maratonlar bitirmek beklenmektedir. Kadınların yarışmayı daha az ciddiye alması beklenir ve her şeyden önce koşmayı istemekle bile eksantrik olarak tanımlanabilirler. Futbol oyuncularından, ağrıya ödün vermeden ve [bunu] dramatize etmeden oyuna devam etmeleri beklenir. Kadınlardan futbol sahasından uzak durmaları ve bu tür bir hanıma yakışmaz aktiviteler içine girmemeleri beklenir. Doğumun ortasında, hamile bir adama, yardım bekleyen kadın olarak muamele etmeyi neredeyse hiç beklemeyiz.
“Taking Care of the Little Woman/ Küçük Kadına Bakmak”(1981) içinde, Coleman Romalis hamile ya da doğuran kadına “babalık etmek” için nasıl doktorun babayı psikoloji tezgahı içine soktuğuna dikkati çekerek doktor-baba ilişkilerini tarif eder. Yine de, doktorumuzun kocalarımıza ve erkek partnerlerimize “küçük adam” diye hitap edeceklerini beklemeyiz. Bu yaklaşımlar, ağrı yönetimi için bir kadının içsel kapasitesini desteklemez.
Suzanne Arms, Immaculate Deception/Masum Aldanış (1975) içinde doğuma hazırlık kurslarının bazen başarısızlık beklentileri üzerine temellendirildiğini anlatır. Hatırlatmaktadır ki, hastane düzenlemeleri kadının tamamen kendi kaynaklarına dayanırken başarısız olmasına bir hazırlık için tasarımlanmıştır; bu düzenlemeler doğum yapan kadına başa çıkma zorlukları konusunda, bu [zorluklar] müdahalelerle kolayca idare edilebildikleri için, ki çoğu müdahalenin kendi özüne göre riskleri olduğu gerçeğine rağmen, endişelenmemeleri gerektiğini önermektedir. Bunun da ötesinde, çoğu kadın tamamen doğal doğuma sahip olmayı beklediğinden (yine de istatistikler Amerikalı kadınların %10’u ya da daha azının hastane düzeni içinde doğal doğum yaptığını gösterir), müdahale gerektiren gerçek bir krizin neyi içerdiği ve kendi doğal güçlerinin göz ardı edilişinin gerçekte ne olduğu konusunda kadınların kafaları karışmıştır.

Ağrıya yeni bir gözle bakmak: Doğumda Yeni Anlam:


Bazı yaklaşımlar, “ağrı” kelimesine ve bunu takip eden deneyime yeni bir bakış getirmeyi denemektedir. Ağrının genellikle hastalık, aciliyet, yaralanma, ölüm ve genel korku ile bağdaştırıldığı bu süreçlerde tam bir kullanışlılık vardır. Sözlük tanımları “Fiziksel bir yaralanma, aşırı zorlama ya da bozukluktan gelen ya da bunlara eşlik eden hoş olmayan bir duyarlık duygusudur”. Bu tür tanımlar “doğal” ya da “sağlıklı” kelimelerini içermez; kulağa Ina May Gaskin’in “enerji akını”(1977) terimi gibi gelmez. “Ağrı” kelimesi ile gelen zihinsel çağrışımların ne olduğu sorulduğunda, aşağıdaki liste oluştu:

“aah”
Düşme
Acıma
Enfeksiyonlar
Ölüm
Travma
Ciddi hastalık
Hastaneler
Terör
Rahatsızlık
Diş hekimliği
Kesikler
Kritik
Kırık kemikler
Kanama
Yoğun Bakım
Sıcak fırın
Doktorlar
Aspirin
İlaçlar
Dikişler
Şarap
Kulak ağrıları
Yok sayma
Bu zihinsel çağrışımların hiç birisi ağrının dönüşümüne ya da gevşemeye olanak sağlamaz. Doğum ağrısı ile ilgili yeni bir kafa yapısı istendiğinde, katılımcılar şunları yazdı:

İlerleyen
Bebek
Ulaşma
Teslimiyet
Akın
Canlı
Kazanç
İş
Destek
Kasılma
Enerji
Yardım
Doğum
Doğurma
Sağlık

Normal Korku: Akıl Sağlığının bir İşareti

Dick-Read, Lamaze ve diğerleri gibi, ilk doğum eğitimcilerinin en büyük katkılarından biri, hamilelik, doğum eylemi ve doğumun gerçek fizyolojisinin güvenilir bir kavrayışını sağlayacak bir müfredatın yaratılmasıydı. İnsan aklının “bilinmeyeni” olası ve mümkün negatif sonuçlarla doldurma eğilimi olduğundan, bilgili(eğitimli) doğum aklın korkutucu olana eğilimini azaltır. Zihin sakin olduğunda ve devam eden olaylar konusunda bilgilenmiş olduğunda, beden doğal ve daha aydınlanmış bir doğuma götüren bir şart olan sükunet ile cevap verir. Bilginin korkuyu ve böylece ağrıyı azaltma etkisi vardır.
Fiziksel ağrı ile ilgili kişisel geçmişleri olan kadınlarda, doğuma dayalı ağrı “devenin sırtını kıran bir saman çöpü”/ “bardağı taşıran son damla” olabilir ve bu nedenle, [bunula]doğumdan önce ilgilenmek gerekebilir. Psikolojik yığınların bunun gibi sonuçlarla benzer deneyimlerin yansımaları olduğu fikrini daha önce tartışmıştık. Bazı kadınların ağrı istifleri [önceden] dolmuş olup, kolayca aktive olabilir. Bu anılarla bağlantılı duygusal yükü kavramak ve açığa çıkarmak (boşaltmak) doğum ağrısını idare edilebilir bir seviyede tutmakta özellikle yardımcı olabilir. Nancy 25 yaşında ondan fazla alt sırt ve kalça ameliyatı geçirmiş engelli bir kadın. Bir çocuk olarak, çoğu zaman özellikle ameliyatlardan önce ve sonra, artan fiziksel ağrı içindeydi. Ağrıyla psikolojik bağlantıları, kesilmeyi, hastanede ve yalnız olmayı içermekteydi. Doğumu sırasında 6 cm’e kadar açılma sağlamış(dilate olmuş) ve daha sonra tesadüfen, temelde alt sırtına yerleşen ağrı tarafından ele geçirilmiştir. Kendisine, aslında doğumu durduran çok büyük dozlarda ağrı kesici verilmiştir. Saatler sonra, doğumu indüklemek için(başlatmak) Pitocin verilmiştir. Pitocin dozu, şiddetli ve yoğun kasılmalara yol açmıştır ki ağrıdan bayılmıştır. Sezeryan doğum için ameliyathaneye götürülürken bilinci açılmıştır. Ameliyattan ağrı içinde, hastanede ve yalnız kalkmıştır. Kendisiyle [yapılan] bireysel seanslarda, bu deneyimlere dair duygusal yükü boşaltabilmiştir ve ağrıyla ilgili duygusal, zihinsel çağrışımlarını bilinçli olarak kavrayabilmiştir. Birkaç ay ağrı için yeni bir anlam olumlamıştır. İkinci kez tekrar hamile kaldığında, SSVD(sezeryan sonrası vajinal doğum) talep etmiştir. “Doğum ağrısı, doğum kazancıdır” diyerek kendine olumlama yapmıştır.

 

İkinci çocuğu 11 saatlik doğum ağrısı ve kazancının ardından ilk çocuğundan 900 gr(2 pounds) daha ağır bir doğum ağırlığında vajinal yoldan doğmuştur.
Ağrı, böylece, daha farklı ve kendine özgü deneyimlenmektedir, ve kültürel beklentilere, önceki ağrılı olaylar ve bunu takip eden çözümlemelere, ve kişinin o günkü kaynaklarına bağlıdır. Burada tarif edildiği gibi ağrıya kendi kültürel yaklaşımımızı kavramak, geçmiş ağrıları ve eşlik eden duyguları boşaltmak, olumlu düşünme ve gerçekçi beklentilerle, çözümlemeye ulaşmak ve kendi kişisel kaynaklarını arttırmak için şimdi mümkündür. Ancak son tahlilde, kadın olarak her birimiz kendi içsel ihtiyaçlarımız, duygularımız ve kararlarımıza saygı göstermeliyiz. Doğum sırasında ilacı seçmek hiçbir kadın için kendini cezalandırma kaynağı olmamalıdır. Kadınlar ilacı arıyorlar çünkü psikolojik destekler ve müdahaleler mevcut değil ya da rahatlama olmadan gidebilecekleri en son noktaya geldikleri için ya da her ikisi yüzünden.

Ağrının Azaltılması için Fiziksel Destek

Eşle(koca ile) desteklenen doğumlar üzerine çalışmalar, duygusal desteğin ağrı ve ağrı toleransı üzerine psikolojik etkilerini belirtmektedir(Bradley 1965). Desteğin doğası, doğum sırasında iletişimin önemiyle beraber daha sonraki bir bölümde tartışılacaktır.
Ağrı korkuya, kırılganlığa, zihinsel strese ve gerginliğe yol açar. Kadınların rahatlatılmaya, iyi bilgilendirmeye(enformasyon), sevgi dolu korumaya (onlara olgun, yeterli yetişkinler olarak destek verme) gereksinimi vardır. Kesintisiz temas, saygı ve konfora ilaçlardan çok daha fazla ihtiyaç duyarlar. Olumlu ve gerçekçi yaklaşımlara ve yaratıcı, duygusal farkındalığı olan doğum takımlarına gereksinim duyarlar.
Yine de doğru bilgilendirmeye dayalı bilgili seçimler yapmak bizim yükümlülüğümüzdür. İlaçlar hakkında veri üzerine, Suzanne Arms’ın Masum Aldanış (Immaculate Deception)(1975), Gail S. Brewer ve Janice Greene’in Başlangıçtan Beri(Right from the Start) (1981), Nancy Cohen ve Lois Estner’in Suskun Bıçak (Silent Knife) (1983) ve Robert Mendelsohn’un Yanlış(Eril) Tedavi(Mal(e) Practice) (1981) kitapları gibi pek çok güvenilir kaynak vardır.
Bir kez ilaçlar,[onların] etkileri ve riskleri kavranınca, ilaç tedavisi, içsel gücümüz ve kendine güvenimizden, kendimiz ve başkaları tarafından mahrum bırakıldığımız yardım bekleyen kadın masallarının dramatik bir tekrarlayışından bağımsız şekilde, son adres olarak ve tamamen bilgili bir seçimle seçilebilir. O zaman ve ancak o zaman, kadınlar, sonucu ne olursa olsun ellerinden gelenin en iyisini yaptıklarını hissedebilirler.

Doğuma Zihni Hazırlamak:
Doğumdaki ağrıya hazırlanırken, o halde, Batılı kadın doğum ağrısı gerçeği üzerine olabildiğince bilinçli ve farkında kalmalıdır. Ona sunulan hazırlık teknikleri üzerine duygusal olarak uyanık ve entelektüel olabilir. Bu teknikleri değerlendirmek üzere kendi sezgisel gücünü, bunların psikolojik kavramlardan salıverme ve teslim olmayı mı yoksa tam zıttı gerilim üreten, kontrol ve disiplin yönelimli modelleri mi desteklediğini kendine sorarak, kullanabilir.
Bugünün hamile kadını, ağrı üzerine kendi inançlarını ve deneyimlerini değerlendirecek zamanı ayırabilir. Ağrıyla ilgili bu inançların listesini yapabilir ve bu inançların olumlu bir doğuma olanak verip vermeyeceğini kendine sorabilir. Destekleyici inançlar değilse, huzurlu bir ruhsal duruma ulaşana kadar, yazarak ya da bir arkadaşla paylaşarak geçmiş olaylar üzerine duygusal yükü salıverebilir. Daha ileri öneriler Sekizinci Bölümde ele alınmaktadır.
Erkekler de kendilerine aynı şeyleri sorabilirler. Erkek bir eşin ağrı üzerine görüşünün önemi, kendi gerçekçi ve bilgili doğum öncesi hazırlığı anlamında, Bölüm Yedi’de araştırılacaktır.
Son olarak ve en önemlisi, hepimiz, kendimizin, olduğumuz gibi özel varlıklar olarak farkına varabiliriz. Kendi kaynaklarımızı hatırlayabilir ve bu kaynakları günlük olarak onaylayabiliriz. Kendimize bu hayatta öğrenmek ve büyümek için bulunduğumuzu hatırlatabiliriz. Ve, kendi doğum deneyimlerimizin, bu öğrenme ve büyümenin oluşabilmesi için pek çok fırsatlarla birlikte yaşamda çok özel bir zaman olduğunun farkına varabiliriz. Doğum eylemi ve doğum dayanıklılık testleri değildir, ancak derin içsel kaynakların keşfedilmesi için fırsatlardır. Ağrı yönetimi yaşam gücünün bir ölçüsü değildir, ne de kişisel etkililiğin bir ölçüm derecesidir. Eğer doğal doğuma büyüme, öğrenme ve kendini sevmekten daha önemsiz bir şey için yaklaşılırsa, psikolojik performans baskıları fiziksel acıyı sadece daha da arttıracaktır. Kimseye bir performans borçlu değiliz. Kendimize sürekli bir kendini sevme borcumuz vardır.

Politika

Doğum, psikolojik, fiziksel ve ruhsal ifadenin yalıtılmış bir ifadesi değildir. Bir bağlamın içinde bir olaydır. Bugünün bağlamı egoların, haksızlıkların, duygusal tepkilerin, değişen politikaların ve süreçlerin ve dramaların bir politik savaş alanını içerir.
Tüm dramalarda olduğu gibi, kurbanlar, kurtarıcılar ve zulüm edenler vardır. Politikanın sürebilmesi için roller, bazen tüketicilerin kurban, diğer zamanlarda da ebeler, hemşireler ya da doktorların kurban olmaları üzere değişir. Her politik savaşın kazanılmasında amaç, en büyük kurban olarak algılanıyor olmaktır. Tekrar [söyleyelim], birisi, kazanmak için kaybetmelidir.(Bu nokta Dördüncü Bölüm’de tartışılmaktadır.)

Büyük Doğum Savaşı

Doğum eğitimcileri ve tüketici grupları doğumda tıbbi müdahalelerin azaltılması ve elimine edilmesi için feryatlarla ülkeye yayılmakta. Ebeliğe, ev doğumuna ve tüm doğal yöntemlere dönüşü destekleyen hareketler vardır. Önceden sezeryan ile doğum yapan kadınlar birkaç sezeryandan sonra bile vajinal doğumu istiyorlar (bkz Suskun Bıçak Silent Knife [Cohen&Estner 1983]). Doğum sürecine, en küçük çocuktan dedeye kadar tüm aileyi katan akımlar var. Bunlar sıcak karşılanan ve çok ihtiyaç duyulan değişimler.
Tüm bu çabalar, doğumun anormal bir durum olduğu tıbbi bakışa bir tepki olarak öne çıkmıştır. Kadınlar her yerde ilaçla tedaviyi, fetal monitorleri, epizyotomileri, ultrasonu, ve aslında tüm hastane prosedürlerini sorgulamaya başlıyor. Bedenimizde ve çocuklarımızda görünür olan DES, Thalidomide, X-ışınlarından usandık. Ancak sorular büyük patırtıya yol açıyor.
Ebeler, ve birkaç doktor ile hemşire dahil olmak üzere “geleneksel olmayan” doğum eğitimcileri ve “geleneksel” tıbbi yönelimli kadın doğum uzmanları grupları arasında bir savaş hiddetleniyor. İlk grubun çoğu kadınlardan ve ikincisinin de erkeklerden oluştuğu, kadınların çılgın histerikler ve erkeklerin de gururlu ukalalar olarak damgalandığı bu savaş bir de cinsiyet savaşı haline geldi. Muharebe alanları, konferans masaları, doktorların ofisleri, hastane yönetim toplantıları ve hepsinden kötüsü doğum eylemini, doğumu ve doğum odalarını kapsamaktadır.
Savaş, bir doğum odasının yapılması; bir doktorun geçersiz kalan Craigin’in “bir kez sezeryan, her zaman sezeryan” görüşüne tutunmak yüzünden SSVD’yi desteklemede isteksizliği (Cohen&Estner 1983); ya da bir ev doğumunu ya da ebenin rolünü desteklemekteki isteksizliği üzerine gelişebilir. Tüm bu savaşların yapılması gerekebilir- eğer sadece bilinç uyandırmak için olursa- ancak bunlar sorumluluk ve bilgi ile girişilmedikleri sürece etkisizdir.

Herkes bir “Kurban”


Bilinçsiz ve bilgisiz kaldığımızda ve diğerlerinin basitçe bilgi değil de bizim sahip olmadığımız bir güce sahip olduğuna inandığımızda, tüketiciler kurban haline gelir. Tüketiciler bir de, tıbbi oluşumlara, ihlaller yaklaştığında bunu cesaretle karşılamak yerine ihlal edilmeye hazırlanmak şeklinde kızgın bir çocuk tutumuyla yaklaştıklarında, kurban haline gelir.
Doktorlar, örneğin, insanlarla iletişim kurmak ve anlamak yerine, her şeye gücü yetermiş gibi davrandıklarında ve bilgilerini kontrol etmek ve tedbirlerini dayatmak için suiistimal ettiklerinde bizim öfkemizin kurbanı haline gelirler. Gücün uygun kullanılması hayat kurtarırken, hatalı kullanılması, ölüme sebep olabilir.
Sorumluluk, değiştirmek için gücümüz olduğu konusunda, kendi payımızı kavrama arzusunu işin içine katar. Başka birinin ışığı görmesini beklemek yapıcı değişimi gerçekleştirmeyecektir ve sadece kadınların güçsüzlüğü senaryolarını daha da ilerleterek destekleyecektir. Gerçek güç içten gelir, başkasından almayı denemekten değil. Doktorlarımızı suçlamak, her ikimize de -bizi sürekli güçsüz bırakarak- hem psikolojik ve hem de fiziksel anlamda- kızgınlık ve öfkeyi bedenimizde tutarak ülsere, baş ağrısına, iyileşmeyen epizyotomilere ve iyileşmeyen sezeryan insizyonlarına çevirmemize sebep olarak- zarar verir.
Yıllardır, doktorlarımıza psikolojik ana babalar ve tedbirli hekimler olarak gittik. Onların kararlarına güvendik ve onların gücünün her şeye yeten olduklarına inandık çünkü hastalık ya da yaralanmanın ölüme götürebileceğinden korkuyorlardı ve biz de doğal olarak kurtarılmak istiyorduk.

Tıp Okullarının Yetersiz Psikolojik Eğitimi


Tıp okulu, doktorlara politika olarak karşılıklı destek için birlik olmalarını, duyguları yok saymalarını ve uzun saatler ara vermeden çalışmalarını ve yakınlık, sıcaklık ve şefkat gibi kişisel gereksinimleri inkâr etmelerini öğretir. Psikolojik sağlık, yaratıcılık ya da duygusal ifade konusunda eğitmemektedir. Hatta, kimse, saygı duymaları, anlamaları ve takdir etmeleri için eğitmemiştir.
Dr. Robert Mendelsohn (1979) yazmaktadır, “Sekiz on senelik tıp eğitimi ve stajı sırasında, doktorlara Tanrı olduklarına inanmaları öğretildi. Yaşam ve ölüm üzerine olağanüstü bir güçle geçen birkaç seneden sonra, buna inanmaya başladılar. “Tanrı”’ya çatışma içinde olma, bir hata yapma ya da hatalı bir şeyi söyleme izni verilmemiştir. Her gün mükemmel olmak baskısı ne kadar eziyetli! Hataları örtbas etmek için yaşamak kabus gibi çünkü zihin, bir “politikanın” ya da “prosedürün” hatalı olabileceğini kabul etmeyi taşıyamayacağından çok kırılgan.”
Modern kadın doğum uzmanları için psikolojik ikilem çok büyük bir çatışmadır. Biz tüketiciler onlara öğretilmeyen bir şeyi talep ediyoruz. Gerçekten daha büyük bir iyileştirme gücü bahşediyoruz. Doktorların ve hemşirelerin insanca davranmasını talep ediyoruz, ama en küçük hatalarını eleştiriyoruz.
Bu gözlemler zararlı obstetrik( doğum uzmanlığı bilgisi) uygulamalara ya da annenin iyilik haline yardımcı olmayan, tepeden bakan tıbbi görüşlere gerekçe olsun diye öne sürülmüyor. Bunlar, doğum politikasına, değiştirme gücümüzün olduğu bir şey gözüyle bakabilmemiz için öne sürülmektedir.
Tıp personelinin, obstetrinin gerçeklerine sağlıklı bir bakışı göz önüne alan kendi sorumlulukları vardır. Değişim, acı verici ve tehlikeli şekilde yavaş olmaktadır.

Doktorların Gururunun Yüksek Maliyeti

İki yüzyıldan fazladır, lohusalık humması olarak bilinen gizemli hastalık doğum yapan kadınları yıldırmıştır. Bu anlaşılmaz ateş, deliliğe, sarsılmaya ve ölüme yol açıyordu. 1861’de Viyanalı bir doktor, Ignaz Semmelweis, “lohusalık hummasının” ev doğumlarında ya da hemşireler ve ebeler tarafından çalıştırılan servislerde görülmediği gerçeğini işaret eden bir kitap yayınladı. Daha ziyade doktorlar tarafından işletilen servislerde (Arms 1975) görülüyordu. Semmelweis bu hastalığa yol açanın doktorların yıkanmamış elleri olduğunu ifade etmiştir. Semmelweis, iddiaları yüzünden dehşete düşen meslektaşları tarafından yok sayılmıştır. Gerçekte 1929 yılında, 68 yıl sonra, tüm anne ölümlerinin %40’ına lohusalık humması sebep oluyordu(Arms 1975). Bizler, ilaçların tehlikeleri, gereksiz sezeryanlar ve diğer riskli obstetrik prosedürlerin düzeltilmesi için bir 70 yıl daha bekleyemeyiz, ne de bunları, öfke ve güçsüzlükten yola çıkarak düzeltebiliriz- öfkemiz ne kadar makul bir sebebe dayansa da-.
Newton fiziği, her eylem için eşit ve zıt tepkilerin olduğunu söyler. Örneğin, Marsh [ailesi] doğumlarında yardımcı olması ve hazır bulunması için iyi tanınan bir ebe tutmaya karar vermiştir. Bayan Marsh, ev doğumları konusunda biraz endişeli olduğundan, çift bir cemaat hastanesinde doğum yapmaya karar verir. Doktorları uzakta bulunmaktadır ve onun yerine bakan doktor doğum desteği kavramına inanmamaktadır. Açıkça ebenin varlığından rahatsız olmuştur, çünkü üçlü onsuz gayet iyi ilerledikçe, gerçekte, muhtemelen dehşete düşmüştür. Bebek taçlanır, ve doktor öne çıkar. Ebe, doktorun önünde durur ve bir epizyotomiyi engellemek için kocayı perineye masaj yapması konusunda yönlendirir. Doktor, ebenin önüne atlar ve kolunun içinden küçük bir bıçak kayar ve rutin epizyotomisini uygular. Newton fiziğinin üzücü gerçek bir kanıtı ve bir başka ihlal edilmiş anne.

 

Hastanede mi Evde mi?

 

Doğum politikaları içinde, güncel bir hastane ev doğumuna karşı tartışması dalgası yükseldi. Geçmişte, erkek kadın doğum uzmanları tarafından, kadın doğum bakımı, bunu ödeyebilen üst sınıf kadınlara geçerliydi. Daha alt sınıf kadınlara ebeler ve aile üyeleri tarafından hizmet edilirdi. Bugün, orta ve üst sınıf kadınlar ebeler ve doğum görevlilerini kendi bütçelerinden araştırdıkça, durumu daha az elverişli kadınlar da daha büyük olasılıkla sadece erkek kadın doğum uzmanı tarafından görüldükçe, trend hızla tersine dönüyor. Bu trend, hastane doğumuna pek çok kuvvetli muhalifi ve - çoğu kez aileleri, arkadaşları ve doktorlarının içten bir desteği olmadan-çocuklarını evde doğuran pek çok cesaretli çifti ortaya çıkarttı. Sheila Kitzinger (1981) yazmaktadır “Doğum eğitimi, kadınlara hastanenin yabancı ortamında olma mücadelesi ile yüzleşmede yardımcı olmak için yönlendirmedir.” Dick-Read kadar [geriye gittiğimizde], doğum üzerine çevresel faktörler, potansiyel endişe kaynakları olarak görülmektedir. Bugün, hastane doğum uygulamaları, pek çok yeni, (zaman içinde)test edilmemiş ekipman ve doğumda ve doğum odalarında uygunsuz olarak sürdürülen politik tartışmaların daha yüksek dozda duygulanımlarıyla, her zamankinden daha ürkütücüdür.

 

 

Bilgili Tüketicilik: Gözlerinizi Açık Tutun

Hatalı Uygulama: Doktorlar Kadınları Nasıl Manipüle Eder [Mal(e) Practice: How Doctors Manipulate Women (1981)] ve Geleneklere ters bir Tıp insanının İtirafları [The Confessions of a Medical Heretic] isimli çalışmalarında Dr. Robert Mendelsohn tarafından pek çok şey yazılmıştır. Mendelsohn, “varsayım olarak modern obstetrik uygulamanın her yönünün, anneyi bilinmedik ortamlarda izole etmekte birlik olduğuna” inanmaktadır, çalışmalar “korkunun konforlu, tanıdık bir çevre ile ve arkadaşların desteği ve rahatlatması ile etkisiz hale geldiğini” tutarlı bir şekilde gösterse de(Mendelsohn 1981). Mendelsohn, “doğum odaları (bizdeki sancı odalarının- bu terim çoook hatalı, bunu hastane personeline anlatamiyorlar mi, ben kaç kere söyledim her nst köntrölünde), bir hapishane hücresine cazip gelecek her şeye sahip” demektedir, ve kadınları, onların doğal doğum yapma becerisinden yoksun bırakan (aynı kitapta), doğum odasının vitrin düzeninin ardında duran ilaçlar, monitörler ve yaklaşımlar hakkında uyarmaktadır. Onun görüşleri daha önce çalışmalarından bahsedilen, bebek ölümleri ve sezeryan doğumlardaki düşüşü, daha büyük bir psikolojik kazanç duygusunun eşlik ettiğini, ev doğumlarında gösteren Dr. Lewis Mehl(1970) tarafından desteklenmektedir.

            Diğer taraftan, tıbbi müdaheleler, her ne kadar dehşet verici şekilde suistimal edilse de, belirli şartlarda geçerlilik taşımaktadır. Çocuk doğumu üzerine konularda çoğu uzman, tüm doğumların %92-96’sının muhtemelen müdahalesiz, yolunda gideceğini ve teknoloji yönelimli tıp camiasının ürünleri olmayacağını öngörmektedir(Cohen&Estner 1983; Kitzinger 1980,1981; Marieskind 1979; Mendelsohn 1979,1981). Nadir durumlarda, tıbbi süreçler yaşamları kurtarır. Bu süreçlerin/prosedürlerin suistimalinin sıklığı yüzünden, yine de, bilgi sahibi çiftler, herhangi bir müdahaleden korkar ve rıza [göstermeyi tercih etmektense] tepkisel bir pozisyonda olabilirler. Tüketiciler olarak, tekrar, rıza gösterilmiş seçimler, tepkisel, duygu-yüklü pozisyonlara göre, kişisel olarak daha değerli ve psikolojik olarak daha tatmin edicidir. Evde doğuma inanan çiftlerin bunu[buna inanmayı] sürdürmesi çok önemlidir, ancak tüm seçeneklerin her zaman mevcut olması kaydıyla. Bizim tek umudumuz kurumsal değişim içindir. Kitzinger(1981)’in söylediği gibi, “Her sistem, o sisteme alternatifler oldukça geliştirilebilir.” Ve devam eder, “Hastaneler, birinin yaşamındaki en doruk deneyime, bir ailenin doğumuna, bir çevre sunmak için yeterince iyi değildir.”

            Hastane doğumuna karar veren kadınlar, annen sağlığı birincil amaç olmak üzere, kendi doktorlarını dikkatle ve hastanelerini bilgece seçmekte iyi ederler. Obstetrik/jinekoloji ihtisasına teşebbüs eden ve dehşete düştüğü için bırakan bir doktor olan Michelle-Harrison, A Woman in Residence/İhtisasta bir Kadın (1982)’da kendi bakışını yazmıştır. [Yazar kitabın] ithafında yazmaktadır, “ Doktorların Hastanesinde bakımlarıyla ilgili bana güvenmiş kadınlara-bana söylendiği şekilde yapmak zorunda olduğum zamanlar için bağışlanmayı yalvardığım (beklediğim/sorduğum) kadınlara.” Harrison, kadınlara vücutları mikropluymuş gibi muamele edilmesine, onurlarının/iffetlerinin ve kontrollerinin ellerinden alınmasını seyretmeye daha fazla dayanamadı. Kadınların bedenlerine saygı duyan, kadınların iffetini onurlandıran ve kadınları doğumda destekleyen doktorların seçilmesi, elzemdir. Her ne kadar Harrison’un tanımları, okumak için acı verici olsa da, gerçekler inkar edilemez, ve ne de kabul edilmelidir.

            Nihai Hedef: Hepimiz için Sağlık

            Sağlık, nihai hedef olmak üzere, kadınların, politik obstetrinin kurbanları haline gelmesi daha az olasıdır, ne zaman kurban edildiklerini bilmeleri daha olasıdır, ve buna uygun şekilde cevap verebilmeleri. Hastane duruşunu seçen çiftlere, kendilerini hastanelere dair tüm daha önceki zihinsel çağrışımlardan, kırılmış bir bacak, bademcik ameliyatı, ya da bir önceki doğum gibi, arındırmalarını öneriyoruz. Bu deneyimler, genellikle çaresizlik, korku, daha ileri bir sakatlık, ya da duygusal bir bozgunu teşvik eder. Kadınları hastaneyle ilgili üzücü olabilen önceki çağrışımlarından kurtarmak ve hastalık ve hüzünle dolu bir bölgenin içine pozitif, çoşkulu duyguları tesis etmek için, hastane koridorlarında şarkı söylemeleri, ve çiftleri hastane girişinde en az üç kez beraber dans etmeleri yönünde yüreklendiriyoruz.   

 

Carol’ın Öyküsü:

 

Aşağıda, Carol isminde bir kadından alınan, doğum politikaları ve bunların sonuçlarını tanımlayan bir mektup yer almaktadır. Onun öyküsü, hepimize 

 

Sonraki başlıklar:

Carol'ın Öyküsü
İktidar
Kadınları Güçsüz olarak...

"Otorite" ve onun endişe mirası
"Otoriteyi" bilgece seçin ve kontrolü elinizde tutun!
Barışçı Çevreler, Savaş Alanları Değil
Jane'in Öyküsü

 

Ceviri notu: [ ] işareti ile yer alan kelimeleri yazının akıcılığını amaçlayarak, Türkçe'ye uygun şekilde cümleye ekledim.

 

Fırında hardal soslu tombik balık

03/09/2011 20:55:00 | 0 Yorum | Mamalar / Tarifler (Tümü)

Yetişkin ve 3 yaş ve üzeri için tarif;

Tombik balık bir çeşit ton balığı imiş, Akdeniz'den gelmiş. Ben de ilk defa bugün yaptım. Yapmadan önce nasıl bir tarif yapayım diye düşündüm, biraz interneti karıştırdım. Bu balığa özgü bir tarif bulamayınca aşağıda yazdığım gibi bir balık yaptım. Işık oğlum da bir güzel yedi. O zaman kaydedeyim dedim.

1 tane tombik balık-dilimlenmiş (ayıklanmış halde bizimki 1 kg 150 gr kadardı)
marine sos için(bu sosu pişirirken de kullanıyoruz):
1 büyük boy soğan
3-4 diş sarmısak
yarım su bardağı zeytinyağı 
bolca kekik (5-6 tatlı kaşığı)
2 tane defne yaprağı
tane karabiber (1 tatlı kaşığı)
iki dolu dolu tatlı kaşığı biberiye (tazeden ya da tazeden kurtulmuş,yapraklar ortadaki tahtamsı sapından ayrılıp ince kıyılacak)
biraz tuz

pişirme sırasında sos için:
yarım çay bardağından biraz fazla zeytinyağı
5 tatlı kaşığı hardal
4-5 tatlı kaşığı kekik
1,5 limonun suyu
2 yeşil biber
1-2 orta boy havuç

Hazırlama:
Pişirmesi 30-49 dakika sürüyor. Hazırlığı kolay olmakla beraber sosta beklediği için yemekten 3-4 saat önce başlamak gerekiyor. 
Bu kırmızı etli bir balık olduğu için önce iyice yıkıyoruz. Sonra fazla kanını temizlemek ve biraz da lezet için derin bir kapta balığın üzerini iki üç parmak kadar örtecek miktarda suyun içine bir iki çorba kaşığı tuz koyup balıkları en az 45 dakika bekletiyoruz. Böylece balığın fazla kanlı suyu da dökülüyor ve ardından bol duru suyla yıkanıyor.
Marine sos için soğan ve sarımsak yemeklik ince doğranır, baharatlar ve bir parça tuzla yarım bardak zeytinyağında iyice karıştırılır. Bu sosumuza balıkları yatırdıktan sonra üzeri streçle kaplanıp buzdolabına konur. Bu şekilde ara ara balıklar çevrilerek sosun balığın her tarafını kaplaması sağlanır. İsteğe göre sosu daha fazla zeytinyağı ve daha fazla sarmısakla lezzetlendirebilirsiniz. Çünkü oldukça kuru ve sert bir balık. En az 3-4 saat bekledikten sonra fırın hazırlığına başlarız.
Fırını 175 dercede ısıttıktan sonra balıkları 1 dakikayı geçmeyecek şekilde çok az yağda kızartalım.  Kızaran balıkları fırın tepsimize yan yana dizelim. Üzerine kalan marine sosumuzu kaşıkla paylaştıralım.
Diğer tarafta yarım çay bardağı zeytinyağını, kekiği, hardalı ve limon suyunu iyice karıştıralım. Bu sosu da balıkların üzerine ve altına kaşıkla sürelim. Tepside yanyana duran dilimlerin arasına da ince doğranmış yeşil biber ve küçük doğranmış havuçları serpelim. Tepsiyi fırına verip 30 dakikadan sonra kontrol ederek istediğiniz kıvama gelene kadar 45 dakikayı pek aşmayacak şekilde pişirelim.
Çocuklara verirken kılçık özellikleri de önemli:
Saydam kılçıkları belli olmuyor ama yassı ve yuvarlak uçlu olduğu için ağızda hemen farkediliyor. Kılçığını ayıklarken kolayca etinden ayrılıyor.

Balık yemeyi ete göre daha fazla seven oğlum yanında taze simit ve biraz havuçla (biz roka salatasıyla) bayıla bayıla 1,5 kalın dilim yedi.
Hardal koyarken önce tereddüt ettim acı olur mu diye ama pişince sadece biraz aroması kalmıştı. Balık biraz sert, kuru ve ağır olduğu için bu aroma lezzet kattı. Havuçlar da fazla haşlanmadan fırında hafif tatlı bir lezzette pişti. Balığın tadına iyi eşlik etti.  

Afiyet olsun!
 



emzirme: bir annenin macerası

02/14/2011 09:50:00 | 3 Yorum | Genel (Tümü)

İrem Arıkan Ekşi

İstanbul 2011

 

EMZİRMEK:  BİR ANNENİN MACERASI

Anne sütünün besleyici ve koruyucu değeri üzerine pek çok şey duyuyoruz, okuyoruz. Sütümüzü arttırmak ya da kalitesini geliştirmek için çareler de arıyoruz. Sütümüz yetiyor mu, bebek doyuyor mu sorularını kimi zaman kafamıza biraz fazla takıyoruz. Oysa bir de kendimize, dünyaya harika varlıklar getiren bedenimize güvenmeyi deneyelim. Endişelerimiz kayboldukça, sorularımız cevap buldukça emzirmenin ayrıcalığını, keyfini daha da güzel tadabiliriz. 

Bu yazıyla, emzirme hakkındaki sorularımıza cevapları tekrar ele almayı ve emzirmenin ne kadar keyifli bir hal olduğuna, ne özel bir paylaşımı geliştirdiğine ve eşsizliğine bir kez daha odaklanmayı öneriyorum. Bunu yaparken de iki oğlumla yaşadığım deneyimlerimden yola çıkıyorum.

 Emzirmek - en ilkel haliyle emzirmek-!
                İlk hamileliğim boyunca bebeğimin doğduktan sonra nasıl besleneceği hakkında hiç kafa yormamıştım. Sadece göğsümden süt geleceğini biliyordum bunun da ötesinde" ya süt gelmezse" aklıma bile gelmemişti. Bunu şöyle de anlatabilirim: Diyelim markete akşam için biraz sebze, meyve vs almaya gideceğiz. Ya bunları marketten alamazsam diye bir endişeye kapılıyor muyuz? İşte benim anlatmak istediğim de böyle bir şey.  Hatta sabırsızca bir heyecan içinde göğsümden süt denen şeyin fışkırmasını bekliyor ve daha 7. aydan mememin ucuna hafif masajlarla ucundan çıkacak şeyi heyecanla gözlüyordum. (Göğüs ucunu fazlaca uyarmak oksitosin hormonunun salınımını arttırarak doğumunuzu erken başlatmakla sonuçlanabilir!!! Doğal indüksyon. 8. aydan itibaren bu denemelerde şeffaf sarımsı bir şey geliyordu, hem de tatlı bir şey. Bunun kolostrum olduğunu da doğumla beraber öğrendim. Merakla hamile bedenimi araştırıyor, yeni kendimi keşfediyordum. İlkel ve doğal! Mememden süt çıkacak ve sonrası...İşte sonrası yoktu kafamda, ne bir beklenti, ne bir öngörü.

İLK VE EN TEMEL İLKEMİZ: Emzirmek her zaman ilkel kalsın!
                Doğum - ve ben ilk kez küçücük bir varlığın koruyucusu, bekçisi, yemeği ve herşeyi oldum. İstanbul'daki pek çok hastane gibi bizim bulunduğumuz hastane de bebek dostuydu.  Duvarlarında başarılı bir emzirme için 10vs adım yazılı belgelerin ve ilgili yenidoğan hemşirelerinin bulunduğu bir hastane. Hiç unutmuyorum doğumdan hemen sonra hemşire mememin ucunu alıp bebeğimin ağzına götürmüştü. Bu bana hala garip gelen şeylerden biri. Demek öyle şaşkın bir görüntüsü oluyor insanın doğumdan sonra. Yol gösteren biri olmazsa anneyle bebek bilmez mi? Tahmin ediyorum ki bilirdik biz de. Bu doğal bilinçle ilgili olarak  Lennart Richard isimli İsveçli bir doktorun 1994’te ilaçla ve ilaçsız doğumdan sonra bebeklerin emme davranışlarını karşılaştırdığı çalışmadan bahsetmek istiyorum. 72 anne bebek çifti ile yapılan bu çalışmada ilaçsız doğal bir doğumdan sonra bebeklerin annelerinin karnı üzerine bırakıldıktan sonra tırmanarak memeyi kendi kendilerine bulduklarını bu çalışmanın videosunda gözlerim dolu dolu izledim.[1]  Ben de(kendimize bırakılmamış olsak da ) ilk kez yaşadığım emzirme anını her an tazelemek istiyorum. Ve bu anın anneliğimdeki en zor günlerde bana enerji verdiğini eklemek istiyorum. Minicik bir varlık, varlığı beni kendimden almış, parlak bir an, minik bir insan beni kapmış, yapışmış, ıslak bir baş... Tarifsiz coşku ve haz! Şimdiye kadar haz hep cinsellikle bağdaştırıldığı için bu duyguya belki "ilk aşk" demek gerek; benzersiz ve rakipsiz bir aşk. Ve yeni hayatımın da ilk günü... Birdenbire aşık olmakla başlayan. Bebeğimden başka hiç birşeyi fark edememek... O an etrafımdaki insanlardan pek çoğunu hatırlayamıyorum, yüzlerini, bakışlarını. Kısaca emzirme denen şeyin  "aşkla" başladığını - ve devam edeceğini-   vurgulamak istiyorum.

Dünyaca tanınan bir doktor ve cerrah; doğum uzmanlığı ile popüler olan Michel Odent bize emzirmenin bebeğin doğmasından itibaren artan oksitosin seviyesi ve doğum boyu salgılanan oksitosin ve endorfinler eşliğinde geliştiğini söylüyor. Oksitosin doğum eylemi sırasındaki kasılmalar sırasında anne tarafından salgılanan bir hormon, sevgi hormonu olarak da bilinmesinin nedeni cinsellikle ya da arkadaşlarla yenen güzel bir yemekle de salgılanması. Endorfinler cinsellikle salgılanarak partnerlerin belli bir dönem boyunca birbirlerine bağımlı hissetmelerini sağladığı gibi doğumda da anne ve bebek tarafından salgılanarak hem ağrıyı hissedişimizi azaltıyor hem de anne ve  bebeğin birbirlerine bağımlı hissetmelerini sağlıyor.[2] Kendini korumaktan aciz bir insan yavrusu için bu tatlı bağımlılık ne kadar elzem!
                Bu bilgiler bize hormonların sağlıklı akışının emzirme başarısını arttıracağını söylüyor. Bir başka deyişle oksitosin ve endorfinin doğal salgılandığı, müdahele edilmemiş, mümkün olduğunca doğal bir doğum ve ardından gelen güzel bir emzirme. 
                Diyelim emzirme doğumla beraber başladı;nasıl devam edecek?
İlk süt; 40 gün;

                Doğumu takip eden ilk bir saat içinde memeden ilk süt gelir. Bu doğal bir doğumu takiben hemen de gerçekleşebilir. Bunun miktarını ölçmek anlamlı mıdır? Bu sorunun cevabı hem evet hem de hayır. Çünkü sütümüz bebek emdikçe ciddi miktarda artar. İlk süt şeffaf olabileceği gibi sarı ve sarımtrak turuncu tonlarını alabilir. İkinci bebeğimde ilk bir iki hafta içinde çıkan sütüm neredeyse turuncu  ve turuncumsu koyu bir sarıydı. Renginin bebeğin ihtiyaç duyduğu yağ miktarı ile bağlantılı değiştiğini biliyoruz. İlk iki üç gün memeden gelen süt miktarını bir süt pompası ile ölçersek endişelenebiliriz. Sağlıklı bir doğumdan sonra ilk bir kaç gün süt miktarını pompayla ölçmenin bu özel bir nedenle yapılmıyorsa (örneğin yenidoğan sarılığı nedeniyle hastanede kalarak fototerapi almak zorunda kalan bir bebeğe süt sağmak gereği gibi) pek iç açıcı bir etkisi olmaz çünkü bazen ancak biberonun tabanını ıslatacak bir şeyler bile çıkabilir. 

                İlk haftalar emzirmenin oturması için önemli. Hem bebekle birbirimize alışmak, tanışmak ve yabancıların "babymoon" dediği balayı devresini yaşamak gerekir. Özellikle bu ilk dönemde dinlenmek, gerekmedikçe ev işi yapmamak, bol bol, “tekrar tekrar” dinlenmek, bebekle sarılıp uyumak süt miktarını arttırır. Hatta ilk zamanlar süt miktarı öyle fazla artar ki bu noktada sağmak "mutlaka" gereklidir. Sağılan sütleri sonradan atmak zorunda kalacak bile olsanız mutlaka sağın! Fazla süt göğüste kaldığı takdirde özellikle- ilk doğum için- göğüslerde ağrı, şişlik ve sızlama yapar. Bu şiş öyle bir hale gelebilir ki emzirmek istediğinizde bile ağrı nedeniyle daha zor ve acılı olabilir. İlk doğumdaki emzirmelerde göğüs ucu hassas olur ve çatlayıp kanayabilir. Bu durumda göğüs ucu kremi ile ( ya da bepanthene ile) nemlendirmek çatlaklar ve yaraların iyileşmesini kolaylaştırır. Banyoda da duş sırasında kullanılan duş jeli, sabun gibi maddeler bu çatlak ve yaraların ilerlemesine sebep olacağı için duşta sudan başka temizlik maddesi kullanmamak en iyisi. Sıcak duş da ayrıca fazla sütün kolayca aşağı inmesine yardım ederek fazla sütün sağılmasına yardımcı bir etkide bulunur. Takip eden doğumlardan sonra göğüs uçları travma yaşamıyor ya da çok daha az yaşıyor. İkinci doğumda benim doktorum göğüs ucunda yara ya da çatlak olursa lahana yaprağını buzdolabında soğutup göğüs ucuma uygulamamı önermişti. Yine de ikinci bebeğimde göğüslerime hiçbir şey olmadı, fazlaca büyümeleri dışında, ve bu nedenle müdahale etmeme gerek de yoktu ancak birinin işine yarayabilir diye yazmak istiyorum.

Bu noktada süt sızdıran göğüs ucuna değinmeden geçmeyelim. İlk aylarda hatta ilk yıl göğüs ucundan devamlı süt sızabilir. Özellikle süt indiğinde; ve bir göğüsten emzirince diğerinden; ya da bebeğimiz ağladığında; hatta gece uyurken. Üst baş, yatak çarşaf yağlı sütümüzle leke olur ki bu her zaman hoş bir görüntü olmaz. Buna rağmen bu sızmayı göğüs pedleriyle durdurmak bana göre iyi bir fikir değil çünkü biriken suda nasıl bakteri ürüyorsa, bu pedin içi ve etrafı da havalanmadığı ve sütle dolduğu için bakteri oluşumuna açık hale gelir. Yapılabiliyorsa mümkün olduğunca pamuklu çamaşır ve tişörtlerle emzirme dönemini geçirmek ve giysiler ıslandıkça yenileriyle değiştirmek daha sağlıklı olur.  Eğer göğüs ucunda yara ve çatlaklar, morarmalar varsa gün içinde mümkün olduğu zamanlarda üst kısmımıza bir şey giymeden krem sürerek ve havalandırarak göğüslerimizin iyileşmesine yardımcı olabiliriz. Tabii hava şartlarının izin verdiği ölçüde.

Sütümüz ilk haftalarda bebeğin emebileceğinden kat kat fazla gelir. Bunu sağarak sızlamayı azaltmanın dışında sütümüzü süt alamayan başka bebeklere de vermek çok iyi olurdu. Her zaman bunu yapabilmeyi istedim yine de sormaya cesaret edemedim çünkü kültürümüzde süt vermek mahrem ve kutsal sayıldığından ve süt kardeşliği diye bir şey bulunduğundan annelerin anne sütü konusunda hassas olabilir. Yine de bu çok değerli, ve her şeyin organiğini aradığımız şu günlerde yüzde yüz organik besinin gerektiğinde paylaşılması gerektiğine inanıyorum.

Çok fazla miktarda gelen süt birkaç ay içinde çocuğun emebileceği kadarıyla dengeye gelir, göğüsler biraz daha iner, ağrısı, çatlağı, yarası iyileşir. Miktarı da öncesine göre biraz azalabilir, denge gereği. Yine de anne her zaman bebeğin emebileceğinden daha fazlasını üretme potansiyelindedir.  

Emzirmedeki bu geçiş döneminde iyi bir başlangıcın oturtulmasında doğumdan sonra geçirilen 40 gün önem taşır. Bizde 40ını almak, 40ı çıkarmak diye tabir edilen bu gelenek çok değerli. Yabancılar da bizde ve diğer doğu kültürlerinde bilinen bu dönemi hayranlıkla öğreniyorlar(örneğin Gurmukh’un “Cömert, Güzel ve Mutlu”,Dharma Yayınevi,2003 kitabı içinde bu 40 günün önemine yer verilmiş.). Bu dönemde annenin bebeği dışında hiç bir şeyle ilgilenmemesini sağlamak yaşam boyu güzel bir büyümenin ve birlikteliğin ilk adımıdır. Sadece 6 haftalık belirli bir zaman ve ne kadar çabuk geçiyor. Bunu düşünerek annenin enerjisini bebeğiyle tanışmaya ve onunla yaşadığı bu özel dönemin keyfini çıkarmaya saklaması en iyisi olur.  Bu kısacık süre içinde bebek ve annenin bolca ten teması bebeğin sevme kapasitesinde, bağışıklık sisteminde ve huzurunda artış demektir. Annesiyle yan yana bol vakit geçiren, her istediğinde emzirilen bebekler daha sakin ve keyifli olur. Onlar annelerinden her zaman karşılık buldukları için çevrelerine de daha kolay güvenir ve kendileriyle de daha barışık büyürler. Şu kadar kısa bir dönem, arkasındaki zamana bağlanarak ilerleyen yılları da olumlu etkileyecektir. Bunları iki oğlumla geçirdiğim 40 günü ve sonrasını düşünerek yazıyorum.

                İlk oğlumun doğumu ve 40ımız, ilk aşk,  derinden etkiledi beni. Her emzirmede öyle bir bağ oluşuyordu ki onu 1 metreden daha uzakta bırakamaz olmuştum. İlk 8 hafta dışarı çıkmak söz konusu bile değildi benim için, kaldı ki böyle bir şeyi düşünemiyordum bile. Ondan bir saniye bile ayrı kalmak içimi burkuyordu. İlk 40 gün hormonların en etkili olduğu dönem diye düşünüyorum çünkü yarı sarhoş gibi bebeğime bakmaktan önümü göremiyordum. Hele emzirmelerle gelen o tatlı yorgunluk, uyku hali ve yan yana uyuyakalmak, tekrar uyanıp memeyi araması. Bu dönemde bebeğim uyanık olduğu zamanlarda onu kucağıma alıp dans ediyordum, kulağına şarkılar söyleyip kahkahalar atıyordum. Şimdiki bebeğimde de bana aynı şeyler olunca artık ben buna “hormon banyosu” ndayım diyorum. Bu terim daha önce kullanılmış mı bilemiyorum ancak bu aşk sarhoşluğunun da memeli canlılara özgü sebebi bu hormon banyosu olsa gerek.  Bu yoğun beden kimyası içinde gündelik işler adeta bir yük halini alıyordu. Yemeklerin hazırlanması, evin temizliği, işim, vs… Ev için bana yardımcı birinin ara ara da olsa gelmesini çok isterdim doğrusu. Bir taraftan da evime başka birinin, yabancı birinin girmesi fikri içinde bulunduğum özel duygu hali nedeniyle iyi gelmedi.  Böylece eşimin de anlayışı ile bu dönemi en pratik yemekler ve en asgari ev toplama ile geçirdik. İlk bebeğim bir yaz bebeği olduğu için yemek işi de kolay oldu, meme ucu hasarı da kolay atlatıldı.

Değişken süt miktarı ve artması

                İlk iki aydan sonra süt miktarının bebeğin emebileceği miktarla dengeleneceği önceki paragraflarda da ifade edilmişti.  Yine de çok planlı bir şekilde sağma gücünü kendimizde bulursak ve bolca dinlenecek  imkanımız, yeterli bir beslenmemiz varsa süt miktarı hala bebeğin ihtiyacından çok daha fazla gelmeye devam eder. Bu koşulların hepsini birden sürekli sağlamak pek kolay olmasa da emzirmeyi ciddiye alıyorsak bunlar için emek verebiliriz diye düşünüyorum.

                Yaşamımızda değişiklikler oluyor. İşe başlamamız gerekebiliyor. Ya da o döneme özgü başka değişimler, kayıplar, kazançlar. Tüm bunlarla beraber bizim de duygularımız değişiyor. Duygular değiştikçe vücut kimyamız ve buna bağlı süt rezervlerimiz de farklılaşıyor. Yaşamın akışı doğal ve yaşam tüm hızıyla çağlıyorken bizim sütümüz de değişkenlik gösterebilir. Her zaman çağlayabilir de. Bunun için seçimimizi bilinçli yapabiliriz.

                İlk altı ay sadece anne sütü ve hatta ilk bir yıl mümkün olduğunca anne sütü ile beslenmenin önemi günümüzde daha çok vurgulanıyor. İlk altı ay mümkün olduğunca anne sütü ile bebeğimizi beslemek en iyisi. Ekonomik ve kolay olmasının yanı sıra bebeklerde anne karnındayken gelişen hastalıklara karşı korunma mekanizmalarını sürdürmede ilk geçerli madde anne sütü. Çalışmak zorundaysak da yine anne sütünü verebilmek için emek verelim ve emeğimizin ne kadar değerli olduğunu aklımızda tutalım. İlk doğumdan sonra bebeğim 2,5 aylık olduğunda işime geri dönmem gerekmişti. Dönem başlamıştı ve benim ara veremeyeceğim bir dönemdi bu. Bebeğimden ayrılık acısı bir yana sütümün miktarını belli bir düzeyde tutmaya da zorunluydum.  Yoğun bir ders temposu içinde çalışmaya rağmen her üç saatte bir en azından 15 dakika sağarak bunu oğluma sağlayabildim. Aklımda her zaman öncelik onun sağlığı ve beslenmesi olduğu için kalbime oğlumun özleminden başka sıkıntı girmesine izin vermedim. Kalbim her an, ona baktığım için gülümseyen bir varlığın yaşamakta olduğunu bilmenin heyecanı ve umudu ile çarpıyordu. Bu nedenle strese bağlı nedenlerle sütümün azalmaması için etrafımdaki herkese, özellikle de işyerimde sevgili bölüm başkanımıza ilk altı ay anne sütü verebilmenin benim ve bebeğim için gerekli olduğunu ifade ettim ve gerekli düzenlemeleri yapmada hep destek verdi. Şanslıydım ki beni seven ve kişisel yaşama saygılı, şefkatli insanlarla beraber çalışma şansına sahiptim.

                Tüm bunlara rağmen çalışırken stresim, evde bebeğimin yanında olamamak, onu her an özlemek, katlanması her şeyden zor bu özleme gülümseyerek dayanmak, eve vaktinde yetişebilmek,  ve günün yorgunluğu ile yine de akşam yeterli ve kaliteli bir süt verebilmekti.  Koşturmacalı, maaşımın önemli kısmını evdeki yardımcımıza ve taksi parasına harcadığım, bol maceralı, eşsiz özlemlerle dolu, tüm zorluklarına rağmen harika bir dönemdi. O anda işime, mesleğime ara verebileceğim bir dönem değildi. Bazı şeyleri yeni yeni kavramaya başladığım, işimde kendimi geliştirebilmek için kilit bir dönem olduğu için o an yapmak zorunda olduğum seçim buydu.

                Bu kadar koşturmaca içinde bir de pompayla çıkarılan mililitreleri hesaplamanın kendisi sütüm için tehdit oluşturdu. Pompa ile sağıyorken çıkan miktarı ölçmeye kalkmak kaçınılmaz gibi görünse de bundan uzak durmak da mümkün ve gerekli. O gün ne kadar çıkarsa çıkar. Bunun pek çoğumuz için zor olduğunu biliyorum. Ya doymazsa, günde en az 500 ml olmalı hesapları zihnimizi karıştırıyor.  Bu nedenlerle mümkün olduğunca biberonun üzerindeki rakamlara bakmayalım ve hatta hatta biberonun üzerine güzel şeyler yazdığımız renkli kağıtlar yapıştırmak eğlenceli olurdu. Ben buna benzer bir şeyi eskiden beri hoşlanmadığım plastik su damacanaları hakkında çıkan haberler yayılınca evdekinin üzerine kağıtla kaplamıştım. Şimdi tamamen attık ya…

                 Burada sütümüzü arttırdığı söylenen besinlerle ilgili gözlemlerimi de aktaracağım. En son olarak da sütümüzün geldiğini ve bebeğimize yettiğini nasıl anlayabiliriz konusunda kendi izlenimlerime yer vereceğim.

                Kendi tecrübeme göre sütümü arttıran en iyi şey dinlenmek ve daha sonra da sakin, huzurlu yaşamak.  Sadece en gerekli şeyleri yaparak yaşamak bir başka deyişle. Böyle bir tempoda özel şeyler yemesem de iki litre su içmesem de sütümün fazlasıyla geldiğini görüyorum. Bununla beraber an oluyor ki biraz fazlaca koşturmak ya da bir şeyleri yetiştirmek zorunda kalabiliyoruz. Böyle zamanlarda, aynı hamilelikteki gibi dikkatli beslenmemize biraz daha destek vermek önemli.  Bazı gıdalar sütümüzün miktarını ve kalitesini arttırıyor. Öncelikle balık çok güzel süt yapıyor. Akşam yemeğinde örneğin palamut, levrek, somon, sardalye, çupra, istavrit, çinekop gibi balıklardan bir öğün yedikten sonra bir de gece 2-3 saat kesintisiz uykuyla beraber bol miktarda iyi kalite süt oluşur. Sütün kalitesini değerlendirme kriterim çoğunlukla sarımtrak sulu anne sütü kakasında bulunan taneciklerin (yabancı kaynaklarda bu kakanın niteliği “seedy” terimiyle anlatılıyor  ) de kaka miktarıyla beraber artışı ve kakanın krema gibi daha kıvamlı olması. Balık gibi yeşil mercimek de süt miktarını arttırıyor. Erişteli mercimek çorbası, sulu bir yeşil mercimek yemeği süt için faydalı yemeklerden. Balık alıp yapacak zaman yoksa ve acil yardım gerekirse seyrek yenmesi koşuluyla konserve ton balığı da bir seçenek. Bunun yanı sıra tahin de sütün miktarına çok fazla etkide bulunmasa bile kalitesini arttıran yiyeceklerden. Tatlılar da sütün artmasına faydalı, sütlü tatlılar bu konuda rakipsiz. Bunun nedeni artan kalori ihtiyacını kolayca desteklemeleri olsa gerek çünkü temelde tatlıya dayalı bir beslenme düzeni süt miktarına hiçbir etkide bulunmuyor. Taze alınıp az pişirilerek yenen ıspanak ve yeşil fasulye de sütü iyi arttırıyor. Benzer şekilde roka, yeşil salata gibi yeşillik türleri(maydanoz dışında), yemek yanında az da olsa salata yemek de sütü arttıran besinlerden. Bunlara ek olarak gün içinde büyük kupalarla sebze çorbaları içmek de süt miktarını arttırmada birebir çünkü hem besliyor hem sıcak olduğu için sütü kolay indiriyor hem de sıvı ihtiyacını destekliyor. Seviyorsanız ılık bir bardak süt de kaliteyi arttıran besinlerden. Bu besinler dışında çaylar da etkili. Örneğin ısırgan otu çayı içine biraz limon sıkarak içildiğinde hem gribe karşı koruyor hem de çok güzel süt getiriyor. Çemen otu (fenugreek) de sütü arttırdığı bilinen aromatik bitkilerden.[3] Tazeyken tadı ıspanağa benzeyen bu bitkinin tadı kurutulunca fıstığa benzer bir aromaya dönüşüyor. Ülkemizde aktarlar yoluyla da getirtilebilir.  Humana’nın “still tea” diye satılan süt çayında da çemen otu ve malt özü olduğundan sütü arttırma özelliği kuvvetli. Bunun gibi anne sütünü arttırmaya yönelik malt içecekleri de mevcut. Kendi fikrim anne sütünü arttırmak için sakin olmak ve sade yaşamak dışında ekstra bir şey yapmamak gerektiği. Anne sütüne yönelik bu tür ürünlerin bizler üzerinde olumlu olmayan bir psikolojik etkisi olduğunu da gözlemliyorum. İşe yararken bir yandan sütümüz bunları içmeye bağlıymış gibi bir hisse kapılmamıza sebep oluyor.  İlk bebeğimde emzirirken işe de gitmek zorunda olduğum için ister istemez bir koşturmaca içindeydim ve humana başta olmak üzere böyle arayışlara girdim, her hafta mutlaka bir adet humana alıyor, eczanede yoksa telaşa kapılıyordum. Şimdi hiçbir anne sütünü arttırıcı ürün kullanmıyorum ve kendime güvenim öncelikle bu nedenle daha iyi. Belki burada Afrika’daki aç kadınları hatırlamak yardımcı olur. Onlar bebeklerine yetecek sütü yapıyorsa bizlerde de bu ihtiyaç karşılanabiliyor olmalı.

                Sütümüzün yeterli olduğuna dair işaretler neler olabilir. İlk bir iki ay eğer yukarıdaki koşulları sağlayabildiysek- tekrar etmek gerekirse: dinlenme, sade yaşam, bebeğe odaklanmak, iyi beslenme- sütümüzün fazla fazla geldiğini görüyoruz. Sonrasında; gün içinde veya geceleri memeden sızıyorsa, sütümüz yeterli demektir.  Emzirirken ya da bunun dışındaki zamanlarda, bebeğimiz ağladığında  memede hafif bir karıncalanma, sızı gibi bir hisle beraber göğüs ucuna doğru yayılıyorsa sütümüz yeterli demektir. Emzirirken sütün karıncalanma ile beraber ya da böyle bir his olmadan indiğini bebek emerken ağzının ve dilinin kenarında süt olduğunu görürsek de emin oluruz. Aynı şekilde memeyi çektiğimizde süt damlıyor ya da duş başlığından çıkan su gibi bir iki yerden fışkırıyorsa yine sütümüz yeterlidir. Hatta zaman zaman süt öyle hızlı bir debiyle iner ki bebek yutarken zorlanarak memeyi ağzından çıkarır, bazen boğazına kaçar gibi olsa da bebek bunu bertaraf edecek öksürme refleksine sahiptir. Süt çok gelir bebeğimin boğazına kaçar, aman bir şey olur, nefes alamaz korkusuna gerek yok! Bebeğimiz neşeliyse, hareketliyse, gün içinde bezini iyice ıslatıyorsa, çişi açık renk ise besleniyor demektir. Bazı günler kaka yapmasa bile çişi açık renk olup günde 6-7 defa dolu bez görüyorsak bu beslendiğini gösterir. Bebeğin beslenebildiğini ayrıca büyüme eğrisinde normal aralıklarda olmasından anlarız. Bir ay belki boyu biraz ileridedir. Bir başka gelişim evresinde kilosu öne çıkar ve bunlar her evrede farklılık gösterebilir.  Bazen emzirmenin ilk beş dakikası hatta daha uzun süre sütün gelmesi gecikebilir ki bu da bebeği özellikle ilk üç aylık geçiş aşamasında sinirlendirebilir ya da uzaklaştırır. Bunu da bol bol beraber, yan yana ten tene zaman geçirerek giderebileceğimiz gibi- bu bebeğin memede süt gelmese bile daha uzun kalmasını kolaylaştırır-; süt çekme pompasıyla önceden biraz göğüs uçlarını uyararak da yapabiliriz. İlk dakikalarda bebek hızlı hızlı emerek göğüs ucunu uyarır ve süt gelmeye başlar.  Doyurucu süt geldikçe emme hızı düşer ve bebek iyice yavaş yavaş emerek kendini doyurur. Bebekler emmekten keyif aldıkları için memede vakit geçirmeyi sever. Bu da süt üretimini uyarır ve bebeğimiz emerken sütümüz pompayla çekebileceğimizden her zaman daha çok gelir.  

Sütümüzün iyi beslemesiyle ilgili olarak bir diğer konu da memedeki tüm sütün bebeğe verilerek memenin tamamen boşaltılması gereği. Bu hem daha çok sütün üretilmesini sağlamak hem de bir memede arkadan gelen yağ oranı yüksek sütün bebeğe verilebilmesi demek. İlk aylarda çok fazla biriken sütten dolayı bebek memenin tamamını bitiremeyebilir, bununla beraber memeyi boşaltmak süt üretimini sürdürmek için annenin yapması gereken bir iş. Bu ikilem karşısında kendim ilk iki ay bazı dönemler bir gün sadece bir memeyi verip geceye doğru diğer memeye geçiyordum. Böylece en azından bir göğüs büyük ölçüde boşalıyor bu sırada diğeri de iyice doluyordu. Bir diğer konu da beslenme saatleri. “Doğal emzirme” terimini kullanmak istiyorum. Doğal emzirme bebek istedikçe istediği kadar süt vermek demek. Burada da bebeğin doğal ihtiyaç akışı içinde, sakin ve sade bir günün temposunda bebeğin ihtiyaçlarına, işaret diline odaklanmak ve ona göre emzirme rutini oluşturmak demek. Böylece süt miktarına ve bebeğin huzuruna yönelik telaşlar en aza inecektir. Bu tür doğal bir düzen özellikle bebeğin ağızdan beslenme düzenine adapte olmaya başladığı ilk üç ay için faydalı olabilir. İlk üç ay boyunca bebeğimizin hem midesi küçük, hem de sindirim sistemi olgunlaşmamış olduğundan emdiği sütler karnında ve bağırsaklarında gaza yol açar. Bunu azaltmanın bir yolu da azar azar ve sıkça emzirmektir ki bu yöntem bazen tek çare olur. Ağızdan beslenmeye geçişte yaşanan gaz huzursuzluğu anne babalar için çok enerjiye mal olabilir. Bebek ağlarken yeni anne üzülebilir, hatta onun acısını gideremediği için yetersizlik duygusuna kapılabilir. Ancak bu döneme doğal bir gelişim evresi olarak bakmak annenin enerjisini yüksek tutması bakımından önemlidir. Bol bol kucakta ten teması ile bebeği dikey konumda ya ana kucağında taşımak ya da ona sarılarak ayakta durmak, ona her zaman güleryüzle bakmak, konuşmak, hafif tonla şarkılar söylemek bebeğe güven verecek, bu sırada sırtına ellerimizle yumuşak masajlar ve hafif pışpışlar yapmak gazın dolaşarak çıkmasına yardımcı olacaktır. Aynı şekilde beslenmelerden yaklaşık 40 dk, 1 saat sonra bebeği sırtüstü yatırıp bacaklarını hafifçe dizlerden bükerek dizlerini karına doğru hareket ettirmek de bağırsaklarını rahatlatır. Bunu yaparken zaten sıkıntısı olan bir bebeğe bolca konuşarak, gülümseyerek ne yaptığımızı anlatmayı da unutmayalım. Burada zorlamak zararlı olur, ya da bebek istemiyorsa bırakmalıdır. Bebeğin hareket kapasitesi de sınırlı olduğundan bebeğimiz sindirim sisteminin doğal tepkisini dışarı atmakta güçlük çeker. Ne zaman ki kaslarını biraz daha fazla kontrol edebilir, hafifçe dönme denemelerine başlar, üç üç buçuk ay gibi kendi kendine rahatça gazını çıkarabilir. 

Emzirme kendimizden güzel şeyler vermek, sevgimizi bebeğimize içirmektir:

Emzirme doğal, fizyolojik bir olay, öyle ise neden bu kadar çok şey yazıyoruz? Öncelikle bunun doğallığını ve ilkelliğini tekrar tekrar hatırlatmak ve vurgulamak için. Ayrıca her annenin başka deneyimleri okumak ve sorularıyla ilgili araştırmaları karıştırmaktan çok hoşlandığını, ötesinde böyle şifa bulduğunu kendimden de gözlemliyorum.

Eğer emzirmek istemiyorsak bu da bir seçimdir ve anne sütüne alternatif olabilecek pek çok imkanımız da var günümüzde.  Bana göre kişi emzirmek konusunda her ne yaşamış olursa olsun ne övünmeli ne de kendini yargılamalı ve anneliğini emzirme üzerinden değerlendirmeye kalkmamalıdır.

Emzirme bebek ve anne arasında kuvvetli bir bağ oluşturur. Bir besin maddesi aktarmakla kalmayıp kendi gücümüzden, sevgimizden de bebeğe aktarırız. Emzirmeyi hem bilinçaltında hem de bilinç düzeyinde isteyen her anne bebeğini emzirebilir. Bunun için ne özel gıdalar, ne litrelerce su gerekmez.  Ne de göğsümüzün büyüklüğü fark etmez.  Bebeği emzirirken büyüklerimizin sütümüzün yetip yetmediğine dair endişeleriyle karşılaşabiliriz ki bunların bize hiçbir faydası yok. Ne var ki büyüklerimiz de bu konuda hassasiyet yaşamış olabilir. Bu noktada başka kimselerin duygu ve endişelerini kendimizinkilerle karıştırmamaya özen gösterip kendimize ait iyi düşüncelere, olumlu amaçlara odaklanalım.  Emzirmenin başarıyla devam etmesi için anneyle bebek arasına mümkün olduğunca hiçbir kimsenin ya da olumsuz düşüncenin girmemesi gerekir. Hamilelikte bedenimizi saf ve güzel gıdalarla temiz tutmayı öğrendiğimiz gibi zihnimizi de temiz tutmayı başarmalıyız. Bunun için çok çalışmak gerekse de zihnimizin de bedenimiz kadar temiz ve iyi beslenmiş, olumlu düşüncelerle dolu olması anneliğimizin her aşaması için zaten gerekli. Öyle ise buna emzirme ile başlayabiliriz.

 

 

 

 

  KAYNAKLAR:

Bu yazı 2007 yılından bugüne, 2,5 yaşına kadar emzirdiğim büyük oğlum ve 4,5 aylık küçük oğlumla geçirdiğim hamilelik ve emzirme dönemlerimdeki gözlemlerime öncelik vermektedir.

Dr. Sarah J.Buckley ECSTATIC BIRTH: Hormonal Blueprint of Birth, www.sarahjbuckley.com

Janet Balaskas ile Aktif Doğum Kursu(düzenleyen: Dr. Hakan Çoker), 28-29-30 Mayıs2010, Marmaris

Frances Case 1001 FOODS YOU MUST TRY BEFORE YOU DIE 2008, London

 



[1] Janet Balaskas ile Aktif Doğum Kursu(düzenleyen: Dr. Hakan Çoker), 28-29-30 Mayıs2010, Marmaris

 

[2] . Sarah J.Buckley ECSTATIC BIRTH: Hormonal Blueprint of Birth, www.sarahjbuckley.com

[3] Frances Case 1001 FOODS YOU MUST TRY BEFORE YOU DIE 2008, London

 

 

EMZİRMEK: BİR ANNENİN MACERASI (8 word sayfası uzunlugunda)

02/04/2011 14:34:00 | 7 Yorum | Genel (Tümü)

İrem Arıkan Ekşi

İstanbul 2011

 

BİR ANNENİN MACERASI EMZİRMEK:

 Anne sütünün besleyici ve koruyucu değeri üzerine pek çok şey duyuyoruz, okuyoruz. Sütümüzü arttırmak ya da kalitesini geliştirmek için çareler de arıyoruz. Sütümüz yetiyor mu, bebek doyuyor mu sorularını kimi zaman kafamıza biraz fazla takıyoruz. Oysa bir de kendimize, dünyaya harika varlıklar getiren bedenimize güvenmeyi deneyelim. Endişelerimiz kayboldukça, sorularımız cevap buldukça emzirmenin ayrıcalığını, keyfini daha da güzel tadabiliriz.

Bu yazıyla, emzirme hakkındaki sorularımıza cevapları tekrar ele almayı ve emzirmenin ne kadar keyifli bir hal olduğuna, ne özel bir paylaşımı geliştirdiğine ve eşsizliğine bir kez daha odaklanmayı öneriyorum. Bunu yaparken de iki oğlumla yaşadığım deneyimlerimden yola çıkıyorum.

Emzirmek - en ilkel haliyle emzirmek-! 
İlk hamileliğim boyunca bebeğimin doğduktan sonra nasıl besleneceği hakkında hiç kafa yormamıştım. Sadece göğsümden süt geleceğini biliyordum bunun da ötesinde" ya süt gelmezse" aklıma bile gelmemişti. Bunu şöyle de anlatabilirim: Diyelim markete akşam için biraz sebze, meyve vs almaya gideceğiz. Ya bunları marketten alamazsam diye bir endişeye kapılıyor muyuz? İşte benim anlatmak istediğim de böyle bir şey.  Hatta sabırsızca bir heyecan içinde göğsümden süt denen şeyin fışkırmasını bekliyor ve daha 7. aydan mememin ucuna hafif masajlarla ucundan çıkacak şeyi heyecanla gözlüyordum. (Göğüs ucunu fazlaca uyarmak oksitosin hormonunun salınımını arttırarak doğumunuzu erken başlatmakla sonuçlanabilir!!! Doğal indüksyon. 8. aydan itibaren bu denemelerde şeffaf sarımsı bir şey geliyordu, hem de tatlı bir şey. Bunun kolostrum olduğunu da doğumla beraber öğrendim. Merakla hamile bedenimi araştırıyor, yeni kendimi keşfediyordum. İlkel ve doğal! Mememden süt çıkacak ve sonrası...İşte sonrası yoktu kafamda, ne bir beklenti, ne bir öngörü.                 

İLK VE EN TEMEL İLKEMİZ: Emzirmek her zaman ilkel kalsın!
isimli İsveçli bir doktorun 1994’te ilaçla ve ilaçsız doğumdan sonra bebeklerin emme davranışlarını karşılaştırdığı çalışmadan bahsetmek istiyorum. 72 anne bebek çifti ile yapılan bu çalışmada ilaçsız doğal bir doğumdan sonra bebeklerin annelerinin karnı üzerine bırakıldıktan sonra tırmanarak memeyi kendi kendilerine bulduklarını bu çalışmanın videosunda gözlerim dolu dolu izledim. Richard Lennart İstanbul'daki pek çok hastane gibi bizim bulunduğumuz hastane de bebek dostuydu.  Duvarlarında başarılı bir emzirme için 10vs adım yazılı belgelerin ve ilgili yenidoğan hemşirelerinin bulunduğu bir hastane. Hiç unutmuyorum doğumdan hemen sonra hemşire mememin ucunu alıp bebeğimin ağzına götürmüştü. Bu bana hala garip gelen şeylerden biri. Demek öyle şaşkın bir görüntüsü oluyor insanın doğumdan sonra. Yol gösteren biri olmazsa anneyle bebek bilmez mi? Tahmin ediyorum ki bilirdik biz de. Bu doğal bilinçle ilgili olarak . Doğum - ve ben ilk kez küçücük bir varlığın koruyucusu, bekçisi, yemeği ve herşeyi oldum                [1]  Ben de(kendimize bırakılmamış olsak da ) ilk kez yaşadığım emzirme anını her an tazelemek istiyorum. Ve bu anın anneliğimdeki en zor günlerde bana enerji verdiğini eklemek istiyorum. Minicik bir varlık, varlığı beni kendimden almış, parlak bir an, minik bir insan beni kapmış, yapışmış, ıslak bir baş... Tarifsiz coşku ve haz! Şimdiye kadar haz hep cinsellikle bağdaştırıldığı için bu duyguya belki "ilk aşk" demek gerek; benzersiz ve rakipsiz bir aşk. Ve yeni hayatımın da ilk günü... Birdenbire aşık olmakla başlayan. Bebeğimden başka hiç birşeyi fark edememek... O an etrafımdaki insanlardan pek çoğunu hatırlayamıyorum, yüzlerini, bakışlarını. Kısaca emzirme denen şeyin  "aşkla" başladığını - ve devam edeceğini-   vurgulamak istiyorum.

Dünyaca tanınan bir doktor ve cerrah; doğum uzmanlığı ile popüler olan Michel Odent bize emzirmenin bebeğin doğmasından itibaren artan oksitosin seviyesi ve doğum boyu salgılanan oksitosin ve endorfinler eşliğinde geliştiğini söylüyor. Oksitosin doğum eylemi sırasındaki kasılmalar sırasında anne tarafından salgılanan bir hormon, sevgi hormonu olarak da bilinmesinin nedeni cinsellikle ya da arkadaşlarla yenen güzel bir yemekle de salgılanması. Endorfinler cinsellikle salgılanarak partnerlerin belli bir dönem boyunca birbirlerine bağımlı hissetmelerini sağladığı gibi doğumda da anne ve bebek tarafından salgılanarak hem ağrıyı hissedişimizi azaltıyor hem de anne ve  bebeğin birbirlerine bağımlı hissetmelerini sağlıyor.[2]
Bu bilgiler bize hormonların sağlıklı akışının emzirme başarısını arttıracağını söylüyor. Bir başka deyişle oksitosin ve endorfinin doğal salgılandığı, müdahele edilmemiş, mümkün olduğunca doğal bir doğum ve ardından gelen güzel bir emzirme.                 
Kendini korumaktan aciz bir insan yavrusu için bu tatlı bağımlılık ne kadar elzem!İlk süt; 40 gün;
Diyelim emzirme doğumla beraber başladı;nasıl devam edecek?                
Doğumu takip eden ilk bir saat içinde memeden ilk süt gelir. Bu doğal bir doğumu takiben hemen de gerçekleşebilir. Bunun miktarını ölçmek anlamlı mıdır? Bu sorunun cevabı hem evet hem de hayır. Çünkü sütümüz bebek emdikçe ciddi miktarda artar. İlk süt şeffaf olabileceği gibi sarı ve sarımtrak turuncu tonlarını alabilir. İkinci bebeğimde ilk bir iki hafta içinde çıkan sütüm neredeyse turuncu  ve turuncumsu koyu bir sarıydı. Renginin bebeğin ihtiyaç duyduğu yağ miktarı ile bağlantılı değiştiğini biliyoruz. İlk iki üç gün memeden gelen süt miktarını bir süt pompası ile ölçersek endişelenebiliriz. Sağlıklı bir doğumdan sonra ilk bir kaç gün süt miktarını pompayla ölçmenin bu özel bir nedenle yapılmıyorsa (örneğin yenidoğan sarılığı nedeniyle hastanede kalarak fototerapi almak zorunda kalan bir bebeğe süt sağmak gereği gibi) pek iç açıcı bir etkisi olmaz çünkü bazen ancak biberonun tabanını ıslatacak bir şeyler bile çıkabilir.                 

İlk haftalar emzirmenin oturması için önemli. Hem bebekle birbirimize alışmak, tanışmak ve yabancıların "babymoon" dediği balayı devresini yaşamak gerekir. Özellikle bu ilk dönemde dinlenmek, gerekmedikçe ev işi yapmamak, bol bol, “tekrar tekrar” dinlenmek, bebekle sarılıp uyumak süt miktarını arttırır. Hatta ilk zamanlar süt miktarı öyle fazla artar ki bu noktada sağmak "mutlaka" gereklidir. Sağılan sütleri sonradan atmak zorunda kalacak bile olsanız mutlaka sağın! Fazla süt göğüste kaldığı takdirde özellikle- ilk doğum için- göğüslerde ağrı, şişlik ve sızlama yapar. Bu şiş öyle bir hale gelebilir ki emzirmek istediğinizde bile ağrı nedeniyle daha zor ve acılı olabilir. İlk doğumdaki emzirmelerde göğüs ucu hassas olur ve çatlayıp kanayabilir. Bu durumda göğüs ucu kremi ile ( ya da bepanthene ile) nemlendirmek çatlaklar ve yaraların iyileşmesini kolaylaştırır. Banyoda da duş sırasında kullanılan duş jeli, sabun gibi maddeler bu çatlak ve yaraların ilerlemesine sebep olacağı için duşta sudan başka temizlik maddesi kullanmamak en iyisi. Sıcak duş da ayrıca fazla sütün kolayca aşağı inmesine yardım ederek fazla sütün sağılmasına yardımcı bir etkide bulunur. Takip eden doğumlardan sonra göğüs uçları travma yaşamıyor ya da çok daha az yaşıyor. İkinci doğumda benim doktorum göğüs ucunda yara ya da çatlak olursa lahana yaprağını buzdolabında soğutup göğüs ucuma uygulamamı önermişti. Yine de ikinci bebeğimde göğüslerime hiçbir şey olmadı, fazlaca büyümeleri dışında, ve bu nedenle müdahale etmeme gerek de yoktu ancak birinin işine yarayabilir diye yazmak istiyorum.                

Eğer göğüs ucunda yara ve çatlaklar, morarmalar varsa gün içinde mümkün olduğu zamanlarda üst kısmımıza bir şey giymeden krem sürerek ve havalandırarak göğüslerimizin iyileşmesine yardımcı olabiliriz. Tabii hava şartlarının izin verdiği ölçüde.  Bu noktada süt sızdıran göğüs ucuna değinmeden geçmeyelim. İlk aylarda hatta ilk yıl göğüs ucundan devamlı süt sızabilir. Özellikle süt indiğinde; ve bir göğüsten emzirince diğerinden; ya da bebeğimiz ağladığında; hatta gece uyurken. Üst baş, yatak çarşaf yağlı sütümüzle leke olur ki bu her zaman hoş bir görüntü olmaz. Buna rağmen bu sızmayı göğüs pedleriyle durdurmak bana göre iyi bir fikir değil çünkü biriken suda nasıl bakteri ürüyorsa, bu pedin içi ve etrafı da havalanmadığı ve sütle dolduğu için bakteri oluşumuna açık hale gelir. Yapılabiliyorsa mümkün olduğunca pamuklu çamaşır ve tişörtlerle emzirme dönemini geçirmek ve giysiler ıslandıkça yenileriyle değiştirmek daha sağlıklı olur.

Sütümüz ilk haftalarda bebeğin emebileceğinden kat kat fazla gelir. Bunu sağarak sızlamayı azaltmanın dışında sütümüzü süt alamayan başka bebeklere de vermek çok iyi olurdu. Her zaman bunu yapabilmeyi istedim yine de sormaya cesaret edemedim çünkü kültürümüzde süt vermek mahrem ve kutsal sayıldığından ve süt kardeşliği diye bir şey bulunduğundan annelerin anne sütü konusunda hassas olabilir. Yine de bu çok değerli, ve her şeyin organiğini aradığımız şu günlerde yüzde yüz organik besinin gerektiğinde paylaşılması gerektiğine inanıyorum.

 Çok fazla miktarda gelen süt birkaç ay içinde çocuğun emebileceği kadarıyla dengeye gelir, göğüsler biraz daha iner, ağrısı, çatlağı, yarası iyileşir. Miktarı da öncesine göre biraz azalabilir, denge gereği. Yine de anne her zaman bebeğin emebileceğinden daha fazlasını üretme potansiyelindedir.

Bu kısacık süre içinde bebek ve annenin bolca ten teması bebeğin sevme kapasitesinde, bağışıklık sisteminde ve huzurunda artış demektir. Annesiyle yan yana bol vakit geçiren, her istediğinde emzirilen bebekler daha sakin ve keyifli olur. Onlar annelerinden her zaman karşılık buldukları için çevrelerine de daha kolay güvenir ve kendileriyle de daha barışık büyürler. Şu kadar kısa bir dönem, arkasındaki zamana bağlanarak ilerleyen yılları da olumlu etkileyecektir. Bunları iki oğlumla geçirdiğim 40 günü ve sonrasını düşünerek yazıyorum.   Emzirmedeki bu geçiş döneminde iyi bir başlangıcın oturtulmasında doğumdan sonra geçirilen 40 gün önem taşır. Bizde 40ını almak, 40ı çıkarmak diye tabir edilen bu gelenek çok değerli. Yabancılar da bizde ve diğer doğu kültürlerinde bilinen bu dönemi hayranlıkla öğreniyorlar(örneğin Gurmukh’un “Cömert, Güzel ve Mutlu”,Dharma Yayınevi,2003 kitabı içinde bu 40 günün önemine yer verilmiş.). Bu dönemde annenin bebeği dışında hiç bir şeyle ilgilenmemesini sağlamak yaşam boyu güzel bir büyümenin ve birlikteliğin ilk adımıdır. Sadece 6 haftalık belirli bir zaman ve ne kadar çabuk geçiyor. Bunu düşünerek annenin enerjisini bebeğiyle tanışmaya ve onunla yaşadığı bu özel dönemin keyfini çıkarmaya saklaması en iyisi olur.

Böylece eşimin de anlayışı ile bu dönemi en pratik yemekler ve en asgari ev toplama ile geçirdik. İlk bebeğim bir yaz bebeği olduğu için yemek işi de kolay oldu, meme ucu hasarı da kolay atlatıldı. Bu yoğun beden kimyası içinde gündelik işler adeta bir yük halini alıyordu. Yemeklerin hazırlanması, evin temizliği, işim, vs… Ev için bana yardımcı birinin ara ara da olsa gelmesini çok isterdim doğrusu. Bir taraftan da evime başka birinin, yabancı birinin girmesi fikri içinde bulunduğum özel duygu hali nedeniyle iyi gelmedi.  derinden etkiledi beni. Her emzirmede öyle bir bağ oluşuyordu ki onu 1 metreden daha uzakta bırakamaz olmuştum. İlk 8 hafta dışarı çıkmak söz konusu bile değildi benim için, kaldı ki böyle bir şeyi düşünemiyordum bile. Ondan bir saniye bile ayrı kalmak içimi burkuyordu. İlk 40 gün hormonların en etkili olduğu dönem diye düşünüyorum çünkü yarı sarhoş gibi bebeğime bakmaktan önümü göremiyordum. Hele emzirmelerle gelen o tatlı yorgunluk, uyku hali ve yan yana uyuyakalmak, tekrar uyanıp memeyi araması. Bu dönemde bebeğim uyanık olduğu zamanlarda onu kucağıma alıp dans ediyordum, kulağına şarkılar söyleyip kahkahalar atıyordum. Şimdiki bebeğimde de bana aynı şeyler olunca artık ben buna “hormon banyosu” ndayım diyorum. Bu terim daha önce kullanılmış mı bilemiyorum ancak bu aşk sarhoşluğunun da memeli canlılara özgü sebebi bu hormon banyosu olsa gerek.  İlk oğlumun doğumu ve 40ımız, ilk aşk,                

Değişken süt miktarı ve artması

Yine de çok planlı bir şekilde sağma gücünü kendimizde bulursak ve bolca dinlenecek imkanımız, yeterli bir beslenmemiz varsa süt miktarı hala bebeğin ihtiyacından çok daha fazla gelmeye devam eder. Bu koşulların hepsini birden sürekli sağlamak pek kolay olmasa da emzirmeyi ciddiye alıyorsak bunlar için emek verebiliriz diye düşünüyorum.   İlk iki aydan sonra süt miktarının bebeğin emebileceği miktarla dengeleneceği önceki paragraflarda da ifade edilmişti.               

Yaşamımızda değişiklikler oluyor. İşe başlamamız gerekebiliyor. Ya da o döneme özgü başka değişimler, kayıplar, kazançlar. Tüm bunlarla beraber bizim de duygularımız değişiyor. Duygular değiştikçe vücut kimyamız ve buna bağlı süt rezervlerimiz de farklılaşıyor. Yaşamın akışı doğal ve yaşam tüm hızıyla çağlıyorken bizim sütümüz de değişkenlik gösterebilir. Her zaman çağlayabilir de. Bunun için seçimimizi bilinçli yapabiliriz.                

Yoğun bir ders temposu içinde çalışmaya rağmen her üç saatte bir en azından 15 dakika sağarak bunu oğluma sağlayabildim. Aklımda her zaman öncelik onun sağlığı ve beslenmesi olduğu için kalbime oğlumun özleminden başka sıkıntı girmesine izin vermedim. Kalbim her an, ona baktığım için gülümseyen bir varlığın yaşamakta olduğunu bilmenin heyecanı ve umudu ile çarpıyordu. Bu nedenle strese bağlı nedenlerle sütümün azalmaması için etrafımdaki herkese, özellikle de işyerimde sevgili bölüm başkanımıza ilk altı ay anne sütü verebilmenin benim ve bebeğim için gerekli olduğunu ifade ettim ve gerekli düzenlemeleri yapmada hep destek verdi. Şanslıydım ki beni seven ve kişisel yaşama saygılı, şefkatli insanlarla beraber çalışma şansına sahiptim.   İlk altı ay sadece anne sütü ve hatta ilk bir yıl mümkün olduğunca anne sütü ile beslenmenin önemi günümüzde daha çok vurgulanıyor. İlk altı ay mümkün olduğunca anne sütü ile bebeğimizi beslemek en iyisi. Ekonomik ve kolay olmasının yanı sıra bebeklerde anne karnındayken gelişen hastalıklara karşı korunma mekanizmalarını sürdürmede ilk geçerli madde anne sütü. Çalışmak zorundaysak da yine anne sütünü verebilmek için emek verelim ve emeğimizin ne kadar değerli olduğunu aklımızda tutalım. İlk doğumdan sonra bebeğim 2,5 aylık olduğunda işime geri dönmem gerekmişti. Dönem başlamıştı ve benim ara veremeyeceğim bir dönemdi bu. Bebeğimden ayrılık acısı bir yana sütümün miktarını belli bir düzeyde tutmaya da zorunluydum.               

Koşturmacalı, maaşımın önemli kısmını evdeki yardımcımıza ve taksi parasına harcadığım, bol maceralı, eşsiz özlemlerle dolu, tüm zorluklarına rağmen harika bir dönemdi. O anda işime, mesleğime ara verebileceğim bir dönem değildi. Bazı şeyleri yeni yeni kavramaya başladığım, işimde kendimi geliştirebilmek için kilit bir dönem olduğu için o an yapmak zorunda olduğum seçim buydu.  ve günün yorgunluğu ile yine de akşam yeterli ve kaliteli bir süt verebilmekti.  Tüm bunlara rağmen çalışırken stresim, evde bebeğimin yanında olamamak, onu her an özlemek, katlanması her şeyden zor bu özleme gülümseyerek dayanmak, eve vaktinde yetişebilmek,                

Bu nedenlerle mümkün olduğunca biberonun üzerindeki rakamlara bakmayalım ve hatta hatta biberonun üzerine güzel şeyler yazdığımız renkli kağıtlar yapıştırmak eğlenceli olurdu. Ben buna benzer bir şeyi eskiden beri hoşlanmadığım plastik su damacanaları hakkında çıkan haberler yayılınca evdekinin üzerine kağıtla kaplamıştım. Şimdi tamamen attık ya… Bu kadar koşturmaca içinde bir de pompayla çıkarılan mililitreleri hesaplamanın kendisi sütüm için tehdit oluşturdu. Pompa ile sağıyorken çıkan miktarı ölçmeye kalkmak kaçınılmaz gibi görünse de bundan uzak durmak da mümkün ve gerekli. O gün ne kadar çıkarsa çıkar. Bunun pek çoğumuz için zor olduğunu biliyorum. Ya doymazsa, günde en az 500 ml olmalı hesapları zihnimizi karıştırıyor.                

Burada sütümüzü arttırdığı söylenen besinlerle ilgili gözlemlerimi de aktaracağım. En son olarak da sütümüzün geldiğini ve bebeğimize yettiğini nasıl anlayabiliriz konusunda kendi izlenimlerime yer vereceğim.                 

) de kaka miktarıyla beraber artışı ve kakanın krema gibi daha kıvamlı olması. Balık gibi yeşil mercimek de süt miktarını arttırıyor. Erişteli mercimek çorbası, sulu bir yeşil mercimek yemeği süt için faydalı yemeklerden. Balık alıp yapacak zaman yoksa ve acil yardım gerekirse seyrek yenmesi koşuluyla konserve ton balığı da bir seçenek. Bunun yanı sıra tahin de sütün miktarına çok fazla etkide bulunmasa bile kalitesini arttıran yiyeceklerden. Tatlılar da sütün artmasına faydalı, sütlü tatlılar bu konuda rakipsiz. Bunun nedeni artan kalori ihtiyacını kolayca desteklemeleri olsa gerek çünkü temelde tatlıya dayalı bir beslenme düzeni süt miktarına hiçbir etkide bulunmuyor. Taze alınıp az pişirilerek yenen ıspanak ve yeşil fasulye de sütü iyi arttırıyor. Benzer şekilde roka, yeşil salata gibi yeşillik türleri(maydanoz dışında), yemek yanında az da olsa salata yemek de sütü arttıran besinlerden. Bunlara ek olarak gün içinde büyük kupalarla sebze çorbaları içmek de süt miktarını arttırmada birebir çünkü hem besliyor hem sıcak olduğu için sütü kolay indiriyor hem de sıvı ihtiyacını destekliyor. Seviyorsanız ılık bir bardak süt de kaliteyi arttıran besinlerden. Bu besinler dışında çaylar da etkili. Örneğin ısırgan otu çayı içine biraz limon sıkarak içildiğinde hem gribe karşı koruyor hem de çok güzel süt getiriyor. Çemen otu (fenugreek) de sütü arttırdığı bilinen aromatik bitkilerden. Bazı gıdalar sütümüzün miktarını ve kalitesini arttırıyor. Öncelikle balık çok güzel süt yapıyor. Akşam yemeğinde palamut, levrek, somon, sardalye, çupra, istavrit, çinekop yedikten sonra bir de gece 2-3 saat kesintisiz uykuyla beraber bol miktarda iyi kalite süt oluşur. Sütün kalitesini değerlendirme kriterim çoğunlukla sarımtrak sulu anne sütü kakasında bulunan taneciklerin (yabancı kaynaklarda bu kakanın niteliği “seedy” terimiyle anlatılıyor  Sadece en gerekli şeyleri yaparak yaşamak bir başka deyişle. Böyle bir tempoda özel şeyler yemesem de iki litre su içmesem de sütümün fazlasıyla geldiğini görüyorum. Bununla beraber an oluyor ki biraz fazlaca koşturmak ya da bir şeyleri yetiştirmek zorunda kalabiliyoruz. Böyle zamanlarda, aynı hamilelikteki gibi dikkatli beslenmemize biraz daha destek vermek önemli.   Kendi tecrübeme göre sütümü arttıran en iyi şey dinlenmek ve daha sonra da sakin, huzurlu yaşamak.                [3]İlk bebeğimde emzirirken işe de gitmek zorunda olduğum için ister istemez bir koşturmaca içindeydim ve humana başta olmak üzere böyle arayışlara girdim, her hafta mutlaka bir adet humana alıyor, eczanede yoksa telaşa kapılıyordum. Şimdi hiçbir anne sütünü arttırıcı ürün kullanmıyorum ve kendime güvenim öncelikle bu nedenle daha iyi. Belki burada Afrika’daki aç kadınları hatırlamak yardımcı olur. Onlar bebeklerine yetecek sütü yapıyorsa bizlerde de bu ihtiyaç karşılanabiliyor olmalı.  Humana’nın “still tea” diye satılan süt çayında da şerbetçiotu ve malt özü olduğundan sütü arttırma özelliği kuvvetli. Bunun gibi anne sütünü arttırmaya yönelik malt içecekleri de mevcut. Kendi fikrim anne sütünü arttırmak için sakin olmak ve sade yaşamak dışında ekstra bir şey yapmamak gerektiği. Anne sütüne yönelik bu tür ürünlerin bizler üzerinde olumlu olmayan bir psikolojik etkisi olduğunu da gözlemliyorum. İşe yararken bir yandan sütümüz bunları içmeye bağlıymış gibi bir hisse kapılmamıza sebep oluyor.   Tazeyken tadı ıspanağa benzeyen bu bitkinin tadı kurutulunca fıstığa benzer bir aromaya dönüşüyor. Ülkemizde aktarlar yoluyla da getirtilebilir.

 Doyurucu süt geldikçe emme hızı düşer ve bebek iyice yavaş yavaş emerek kendini doyurur. Bebekler emmekten keyif aldıkları için memede vakit geçirmeyi sever. Bu da süt üretimini uyarır ve bebeğimiz emerken sütümüz pompayla çekebileceğimizden her zaman daha çok gelir.   Bazen emzirmenin ilk beş dakikası hatta daha uzun süre sütün gelmesi gecikebilir ki bu da bebeği özellikle ilk üç aylık geçiş aşamasında sinirlendirebilir ya da uzaklaştırır. Bunu da bol bol beraber, yan yana ten tene zaman geçirerek giderebileceğimiz gibi- bu bebeğin memede süt gelmese bile daha uzun kalmasını kolaylaştırır-; süt çekme pompasıyla önceden biraz göğüs uçlarını uyararak da yapabiliriz. İlk dakikalarda bebek hızlı hızlı emerek göğüs ucunu uyarır ve süt gelmeye başlar. memede hafif bir karıncalanma, sızı gibi bir hisle beraber göğüs ucuna doğru yayılıyorsa sütümüz yeterli demektir. Emzirirken sütün karıncalanma ile beraber ya da böyle bir his olmadan indiğini bebek emerken ağzının ve dilinin kenarında süt olduğunu görürsek de emin oluruz. Aynı şekilde memeyi çektiğimizde süt damlıyor ya da duş başlığından çıkan su gibi bir iki yerden fışkırıyorsa yine sütümüz yeterlidir. Hatta zaman zaman süt öyle hızlı bir debiyle iner ki bebek yutarken zorlanarak memeyi ağzından çıkarır, bazen boğazına kaçar gibi olsa da bebek bunu bertaraf edecek öksürme refleksine sahiptir. Süt çok gelir bebeğimin boğazına kaçar, aman bir şey olur, nefes alamaz korkusuna gerek yok! Bebeğimiz neşeliyse, hareketliyse, gün içinde bezini iyice ıslatıyorsa, çişi açık renk ise besleniyor demektir. Bazı günler kaka yapmasa bile çişi açık renk olup günde 6-7 defa dolu bez görüyorsak bu beslendiğini gösterir. Bebeğin beslenebildiğini ayrıca büyüme eğrisinde normal aralıklarda olmasından anlarız. Bir ay belki boyu biraz ileridedir. Bir başka gelişim evresinde kilosu öne çıkar ve bunlar her evrede farklılık gösterebilir.  Emzirirken ya da bunun dışındaki zamanlarda, bebeğimiz ağladığında   Sütümüzün yeterli olduğuna dair işaretler neler olabilir. İlk bir iki ay eğer yukarıdaki koşulları sağlayabildiysek- tekrar etmek gerekirse: dinlenme, sade yaşam, bebeğe odaklanmak, iyi beslenme- sütümüzün fazla fazla geldiğini görüyoruz. Sonrasında; gün içinde veya geceleri memeden sızıyorsa, sütümüz yeterli demektir.               

 Sütümüzün iyi beslemesiyle ilgili olarak bir diğer konu da memedeki tüm sütün bebeğe verilerek memenin tamamen boşaltılması gereği. Bu hem daha çok sütün üretilmesini sağlamak hem de bir memede arkadan gelen yağ oranı yüksek sütün bebeğe verilebilmesi demek. İlk aylarda çok fazla biriken sütten dolayı bebek memenin tamamını bitiremeyebilir, bununla beraber memeyi boşaltmak süt üretimini sürdürmek için annenin yapması gereken bir iş. Bu ikilem karşısında kendim ilk iki ay bazı dönemler bir gün sadece bir memeyi verip geceye doğru diğer memeye geçiyordum. Böylece en azından bir göğüs büyük ölçüde boşalıyor bu sırada diğeri de iyice doluyordu. Bir diğer konu da beslenme saatleri. “Doğal emzirme” terimini kullanmak istiyorum. Doğal emzirme bebek istedikçe istediği kadar süt vermek demek. Burada da bebeğin doğal ihtiyaç akışı içinde, sakin ve sade bir günün temposunda bebeğin ihtiyaçlarına, işaret diline odaklanmak ve ona göre emzirme rutini oluşturmak demek. Böylece süt miktarına ve bebeğin huzuruna yönelik telaşlar en aza inecektir. Bu tür doğal bir düzen özellikle bebeğin ağızdan beslenme düzenine adapte olmaya başladığı ilk üç ay için faydalı olabilir. İlk üç ay boyunca bebeğimizin hem midesi küçük, hem de sindirim sistemi olgunlaşmamış olduğundan emdiği sütler karnında ve bağırsaklarında gaza yol açar. Bunu azaltmanın bir yolu da azar azar ve sıkça emzirmektir ki bu yöntem bazen tek çare olur. Ağızdan beslenmeye geçişte yaşanan gaz huzursuzluğu anne babalar için çok enerjiye mal olabilir. Bebek ağlarken yeni anne üzülebilir, hatta onun acısını gideremediği için yetersizlik duygusuna kapılabilir. Ancak bu döneme doğal bir gelişim evresi olarak bakmak annenin enerjisini yüksek tutması bakımından önemlidir. Bol bol kucakta ten teması ile bebeği dikey konumda ya ana kucağında taşımak ya da ona sarılarak ayakta durmak, ona her zaman güleryüzle bakmak, konuşmak, hafif tonla şarkılar söylemek bebeğe güven verecek, bu sırada sırtına ellerimizle yumuşak masajlar ve hafif pışpışlar yapmak gazın dolaşarak çıkmasına yardımcı olacaktır. Aynı şekilde beslenmelerden yaklaşık 40 dk, 1 saat sonra bebeği sırtüstü yatırıp bacaklarını hafifçe dizlerden bükerek dizlerini karına doğru hareket ettirmek de bağırsaklarını rahatlatır. Bunu yaparken zaten sıkıntısı olan bir bebeğe bolca konuşarak, gülümseyerek ne yaptığımızı anlatmayı da unutmayalım. Burada zorlamak zararlı olur, ya da bebek istemiyorsa bırakmalıdır. Bebeğin hareket kapasitesi de sınırlı olduğundan bebeğimiz sindirim sisteminin doğal tepkisini dışarı atmakta güçlük çeker. Ne zaman ki kaslarını biraz daha fazla kontrol edebilir, hafifçe dönme denemelerine başlar, üç üç buçuk ay gibi kendi kendine rahatça gazını çıkarabilir.

Emzirme kendimizden güzel şeyler vermek, sevgimizi bebeğimize içirmektir:

Emzirme doğal, fizyolojik bir olay, öyle ise neden bu kadar çok şey yazıyoruz? Öncelikle bunun doğallığını ve ilkelliğini tekrar tekrar hatırlatmak ve vurgulamak için. Ayrıca her annenin başka deneyimleri okumak ve sorularıyla ilgili araştırmaları karıştırmaktan çok hoşlandığını, ötesinde böyle şifa bulduğunu kendimden de gözlemliyorum.

Bana göre kişi emzirmek konusunda her ne yaşamış olursa olsun ne övünmeli ne de kendini yargılamalı ve anneliğini emzirme üzerinden değerlendirmeye kalkmamalıdır.  Eğer emzirmek istemiyorsak bu da bir seçimdir ve anne sütüne alternatif olabilecek pek çok imkanımız da var günümüzde.

Emzirmenin başarıyla devam etmesi için anneyle bebek arasına mümkün olduğunca hiçbir kimsenin ya da olumsuz düşüncenin girmemesi gerekir. Hamilelikte bedenimizi saf ve güzel gıdalarla temiz tutmayı öğrendiğimiz gibi zihnimizi de temiz tutmayı başarmalıyız. Bunun için çok çalışmak gerekse de zihnimizin de bedenimiz kadar temiz ve iyi beslenmiş, olumlu düşüncelerle dolu olması anneliğimizin her aşaması için zaten gerekli. Öyle ise buna emzirme ile başlayabiliriz. Bebeği emzirirken büyüklerimizin sütümüzün yetip yetmediğine dair endişeleriyle karşılaşabiliriz ki bunların bize hiçbir faydası yok. Ne var ki büyüklerimiz de bu konuda hassasiyet yaşamış olabilir. Bu noktada başka kimselerin duygu ve endişelerini kendimizinkilerle karıştırmamaya özen gösterip kendimize ait iyi düşüncelere, olumlu amaçlara odaklanalım.  Ne de göğsümüzün büyüklüğü fark etmez.  Emzirme bebek ve anne arasında kuvvetli bir bağ oluşturur. Bir besin maddesi aktarmakla kalmayıp kendi gücümüzden, sevgimizden de bebeğe aktarırız. Emzirmeyi hem bilinçaltında hem de bilinç düzeyinde isteyen her anne bebeğini emzirebilir. Bunun için ne özel gıdalar, ne litrelerce su gerekmez.

 

 

 

 

KAYNAKLAR:  

Bu yazı 2007 yılından bugüne, 2,5 yaşına kadar emzirdiğim büyük oğlum ve 4,5 aylık küçük oğlumla geçirdiğim hamilelik ve emzirme dönemlerimdeki gözlemlerime öncelik vermektedir.

Dr. Sarah J.Buckley ECSTATIC BIRTH: Hormonal Blueprint of Birth, www.sarahjbuckley.com

Janet Balaskas ile Aktif Doğum Kursu(düzenleyen: Dr. Hakan Çoker), 28-29-30 Mayıs2010, Marmaris

Frances Case 1001 FOODS YOU MUST TRY BEFORE YOU DIE 2008, London

 

 

 

[3]Frances Case 1001 FOODS YOU MUST TRY BEFORE YOU DIE 2008, London

[2]. Sarah J.Buckley ECSTATIC BIRTH: Hormonal Blueprint of Birth, www.sarahjbuckley.com

 

[1]Janet Balaskas ile Aktif Doğum Kursu(düzenleyen: Dr. Hakan Çoker), 28-29-30 Mayıs2010, Marmaris


<>
Kategoriler

Tamamen Ücretsiz

Kaydol Tecrübeli anne ve babalardan yardım al. Sen de yardım et. Anı defteri, fotoğraf albümü, sorular, gruplar...