Baska Bir Gida Mumkun Hareketi

<12>
05/27/2011 10:35:00

Pinar'in mailidir:

Prof. Dr. Kenan Demirkol'un 26 Şubat 2011 tarihinde Başka Bir Gıda Mümkün Hareketi'nin düzenlediği toplantıda yaptığı konuşmadan ve gelen sorulara verdiği yanıtladan bazı bölümler bunlar... 

(...) Dünyanın en sağlıklı yağı, zeytinyağının da sağlıklısı tereyağıdır. Dünyanın en sağlıksız yağı da tereyağıdır. Arada tek fark, hayvanın ahırda mı merada mı olduğudur. Yani %100 yeşillikle beslenen hayvanın yağında Omega 3 vardır, şimdi sadece balıklardan aldığımızı iddia ettiğimiz. Bitim atalarımız Kars'ın eteklerinde deniz mi vardı da balık yiyip 110 sene yaşadılar? İnsanın en çok gereksinim duyduğu Omega 3, yeşillikte var. Balık yosun yediği için balıkta Omega 3 var. İnek de yeşillik yerse inekte de Omega 3 var. Hiç bugüne kadar inekte Omega 3 olduğunu duydunuz mu? Unutturuldu bize bu. Hekim olarak da duymadık. Tıp fakültelerinde anlatılmaz. Diğer taraftan doymamış yağ asidinden zengindir. Mera tereyağı damar sertliği yapan doymuş yağ asitleri bakımından fakirdir. Yani mera tereyağı bulabiliyorsanız başka hiçbir yağın yüzüne bakmanıza gerek yok. Ama maalesef bulamıyoruz. (...)

 

(...) Ben gene tohum hakkında bir şey söyleyeceğim. Yerel tohum ve hibrit tohum karşılaştırması yaparsak hibrit tohum hakkında çok farklı ifadeler var. Hibrit tohum zararlı bir tohum değil. Ama fayda eksikliği olan bir tohum. Genelde hibrit tohumdan üretilmiş örneğin bir domatesin içindeki vitamin değeri yerel tohumlara göre yarı yarıya daha azdır. Vitaminlerden maada bir de antioksidanlar beslenmek için çok önemli. Ve domatesin çok önemli bir antioksidanı var. Likopen. Yine hibrit tohumla domates elde ettiğimiz zaman likopen değeri çok düşük oluyor. (...)

 

(...) (Trakya'da ekilen kanola hakkında) Ölüm sarısı diyorum ben ona. Margarin sanayine giriyor, bebek mamalarında bile var. Kanolada iki tip var. Hibrit kanola bir de GDO'lu kanola var. Türkiye'de yine resmi rakamlara göre GDO'lu kanola yok. Ama hibrit kanolanın da şöyle bir sakıncası var, instabil bir tohumdur. Çok kolaylıkla aslına geri dönüp insan sağlığı için zehirli bir ... asit yağını üretebilmektedir. O yüzden kanola bitkisi üretimi aslında yasaklanmalıdır. Çok kolaylıkla insanı zehirleyecek bir yağ çıkabilir oradan. Çok instabil bir gendir çünkü. O biliyorsunuz IMF baskısıyla Türkiye'ye gönderildi. Kanola diye bir bitki yok zaten. (...)

 

(...) Bakın organik tarım kimyasal kullanmadığı için insan sağlığı için benim savunmam gereken bir konu. Ama ben organik tarımı savunamıyorum. Çünkü organik tarım, kapitalist tarım modelinin bir örneğidir ve hibrit tohum kullanımına izin verir. Yani İsrail tohumuyla ne işin var? O yüzden ben organik tarıma kimyasal kullanılmadığı için dolayısıyla örneğin çocukluk çağı kan kanserlerinin ana nedenlerinden biri de tarım ilaçları olduğu için tabii ki sahip çıkmak zorundayım. Aslında ben küçük çiftçi tarımı istiyorum. Doğal, hayvan gübresini kullanan kendi o köyün 1000 yıldır var olan tohumunu kullanan küçük alanlarda ektiği için yabancı ot mücadelesi yapmak zorunda kalmayan bir tarım tercih ediyorum ve o çiftçinin keşke İstanbul'un mahalleleri her bir mahallesi çevredeki bir köyle kardeş olsa yani böyle bir model olabilse yani devletin çiftçiyi desteklemesi yeniden ön plana çıkarması kral sayması mümkün değil. (...)

 

(...) Şişli Organik Pazar'da organik süt ürünleri satılıyor. Markasıyla satılıyor. Ben çok sıkıştırdım oradaki satıcıyı hayvanı neyle besliyorsun diye, sonunda mısır ve başka türlü küspeler verdiği ortaya çıktı. Endüstri yemi verdiğiniz takdirde veya nişasta bazlı nişasta ağırlıklı yem verecekseniz endüstri yemi olmasa bile o süt insan sağlığına zararlıdır. 

Benim bahsettiğim hayvancılık için bir b

Ynt: Baska Bir Gida Mumkun Hareketi

05/30/2011 07:17:00

 Çok faydalı bir paylaşım, teşekkürler.

Ynt: Baska Bir Gida Mumkun Hareketi

05/30/2011 10:03:00

süpersin.binlerce teşekkür...

Ynt: Baska Bir Gida Mumkun Hareketi

06/20/2011 12:22:00

rica ederim. Pinar'in bu haftaki maili: Geçen hafta komşu köyde yirmi yıldır tarımla uğraşan iki çiftçi ile sohbet ediyordum. Bildik konular... Yani aslında başından beri size hep anlattığım, artık çoğunuzun bildiği konular :) Yine de bir kez daha yazmakta, hatırlatmakta fayda var sanırım... Taşa, toprağa, köye, tarıma aşık değilseniz; pazar fiyatları altında ezilip ürünü ucuz fiyatla satmak zorunda iseniz yapabilecekleriniz gerçekten korkutucu... Sözüm meclisten dışarı ama, bu ülkede ''tarım'' cidden korkutucu. Domateste hibrit tohumlar dikilir mesela. Uzun süreli ürün verir, bol ürün verir ve verdiği ürün hastalığa dayanıklıdır. Her hibrit tohumun kendine özel ilacı ve gübresi olur. Tohumu çiftçiye temin eden firma; gübresini, ilacını ve hormonunu da satar yanında. Başta ücretsiz verdikleri bile oluyor bunları çokça. Ne de olsa toprağınıza bir kez hibrit tohum atarsanız bir daha yerli tohum dikseniz de ürün alamıyorsunuz. Tüm mineral çekiliyor tarlanızdan. Sonra mecbur kalıyorsunuz hibrit tohumlara. Oldukça da karlı bir mecburiyet aslında. Beş dönüme dikilen doğal tohumlardan senede beş ton ürün alırken hibrit tohumlarla 8 - 10 kata varan artış yakalayabiliyorsunuz. İlaçlama tohumdan başlıyor, fideleme yapılırken devam ediyor. Mantar ağırlıklı ilaçlar kullanılıyor genelde. Fungusit ilaçlar... Çiçek tutması için hormon basılıyor tarlaya. Parlaklık vermesi için bin çeşit mikro element... Sonuçta bol, kazançlı ancak sıfır vitamin ve sıfır mineralli bir domates elde ediyorsunuz. Tipi domatese benziyor, tadı - eh işte - domatese benziyor ama en ufak bir besleyici özelliği olmadığı gibi vücudunuza aldığınız binbir türlü ilaç ve hormonun getirdiği olumsuz sonuçlar çıkıyor. Biberde durum farklı değil, aynı ilaçlar, aynı hormonlar... Biberlerin düzgün olması için bir tür asit de atılıyor, tek farkı o. Salatalık tüm bu ilaçlarla normalden neredeyse üç kat hızlı büyüyor. Tornadan çıkmış gibi düzgün salatalıklar var her yerde... Mısır ile ilgili bir şey söylemeye bile gerek yok, Google'dan yapacağınız ufacık bir araştırma bile her şeyi açıklayacaktır. Bir de pepino... Çok büyük konuşmayayım ama cidden bizim bildiğimiz kadarıyla pepino diye bir sebze yok. Bir tür hibrit patlıcan kırması olduğunu sanıyorum. Kesinlikle emin olduğum bir şey varsa İpek'e asla ve asla yedirmeyecek olmam... Lütfen dikkat edin aldıklarınıza, yediklerinize... Daha önemlisi çocuklarınıza yedirdiklerinize...

Ynt: Baska Bir Gida Mumkun Hareketi

07/25/2011 14:43:00

* * * 

Sözüm meclisten dışarı ama ne olur dikkatli olun, kendiniz bir şeyler hazırlayın çocuğunuza evde. Bir kek yapmak, basit bir pasta hazırlamak hiç zor değil. Zamanınız yoktur, uğraşmak istemezsiniz. O zaman evde çalışan yardımcınızdan, annenizden, teyzenizden falan rica edin... Ne olur...

O annelere akıl diliyorum... Zor ekonomik koşullar, tasarruf falan deseniz değil. Bir kilo una katacağınız tereyağı en fazla 200 gramdır. Neyin tasarrufu? Çocuklara ne yediriyorlar? Bu tariflerin, çıkan ürünlerin nesiyle övünüyorlar? 

İşler iyice acayip yere gidiyor, biz de fena merak ediyoruz. Tanısanız ''çılgın'' diyeceğiniz bir müşterim var İstanbul'da. Ondan bu konuyu araştırmasını rica ettim. Sonucu duymak bile istemezsiniz. Göğsünü gere gere ''evet biz bu yağı kullanıyoruz'' diyen fırınlar ve pastaneler, bana göre İstanbul'da bu sektördeki Top 10 listesinde birkaç istisna dışında... O enfes un kurabiyeleri, profiterol için hazırlanan krema, güzelim milföylerin için, pandispanya hamuru ile hazırlanan bütün pastalar, bütün kremalar bu laboratuar ürünü yağ ile yapılıyor. Popülaritesi hayret verici! 

Mutfakta Pril kullanıyor bulaşık için... En ağır kirlerde bile sorun yaşamıyor. Ama az önceki tepsideki yağı bir türlü çıkaramıyor... Elinizi sürüyorsunuz, kazık gibi, bir acayip... Kazı kazı bir türlü temizleyemeyince satış temsilcisine telefon ettik, ''size bıraktığım yağdan biraz dökün, öyle sürün hemen çıkar'' dedi. Hakikaten de öyle oldu. Kafası bozuk iki arkadaş oturduk internetin başına, bu yağ nedir diye araştırdık. Ne Türkiye'deki distribütörünün sitesinde öğrenebildik içeriğini ne kendi uluslararası sitesinde. Ayçiçek yağı deseniz değil, fındık yağı deseniz değil, mısırözü değil, zeytinyağı falan zaten değil... Geriye kanola ve palmiye yağı kalıyor bana göre..? Biz böyle böyle araştırırken bir de görelim ki atı alan Üsküdar'ı geçmiş! Anneler forumlarda bu yağdan bahsediyor ''nefis oluyor benim kız bayılıyor'' diye! Facebook'ta bu yağ ile tarifler veren büyük tatlı ustaları bile bulduk! 

Ertesi hafta randevusuna sadık, güler yüzlü bu satış elemanı pastaneye geldi. Bir yağ çıkardı, bu yağı kullanarak poğaça yaptılar beraber. Beş dakikada kabardı sanki mayalanmış gibi! Kısacık bir sürede de pişti. Ama ne poğaça... Süper ötesi. Resmen ''gel beni ye'' diyor. Satış temsilcisi sırıtıyor, ''allah allah nasıl oldu ki böyle'' diyoruz tuhaf tuhaf cevaplar veriyor... ''Biz biraz düşünelim'' deyip uğurladık arkadaşı. O gittikten sonra arkadaşım mutfağa girdi tepsileri yıkayıp ortalığı temizlemek için. Çok ilginç bir şey oldu, beni de çağırdı. 

Bizim kız ise o gün satamadığı ne varsa dolduruyor bir torbaya, Aydın'daki yaşlı bakımevine bırakıyor eve dönerken. Sona doğru adım adım yaklaşıyor... Ununu ve tereyağını ben veriyorum, zararına. Yumurtayı köylülerden alıyor. Rakamlarla boğuşuyor, bir türlü işin içinden çıkamıyor. Durum iki ay böyle gitti. Sonra bir gün pastacılık sektörünün en büyük kuruluşlarından birinin satış temsilcisi uğramış dükkanına. Poğaçaları tatmış, bir bardak da çay içmiş. ''Oh be, süpermiş bu poğaça, aynı annemin yaptığından'' demiş. Gerçekten de öyle. Unu un, peyniri peynir, yağı zeytinyağı - terayağı karışımı aslan gibi poğaça... Sohbet etmişler biraz, dert yanmış bizim kız. Adam gülmüş, ''sizi iflastan kurtarırım ben'' deyip sakin zamanda bir randevu rica etmiş. Arkadaşım huzursuz olmuş biraz, akşam telefon açıp bana akıl danıştı. İlginç geldi bana da, ''çağır gelsin bakalım ne olacak'' dedim. Seyretmek istedim ben de... 

Bu hafta bir pastane hikayesi anlatayım dedim. Hanım hanımcık bir arkadaşımın Aydın'da ufak bir pastanesi var. Çok çok düzgün bir kız ve cidden acayip güzel ürünler yapıyor. Bir kuruş da para kazanamıyor. Sağındaki solundaki pastanelere bakıyoruz ara sıra, epeyce bir ucuza satıyorlar aynı ürünleri. Vitrinlere yakından bakıyoruz, muhteşem görüntülü kurabileyer, ışıl ışıl kremalar var. Sonra biraz daha yakından bakıyoruz, her gün bakınca fark ediyoruz ki aynı poğaça tepsisi on gün vitrinde duruyor. Bayatlamıyor. 

 PASTANELER - ILGINC BIR YAG

Ynt: Baska Bir Gida Mumkun Hareketi

07/25/2011 14:44:00

niye tersinden cikti ki bu mail?? duzeltemiyorum da. evden duzeltmeye calisacagim.

Ynt: Baska Bir Gida Mumkun Hareketi

07/25/2011 18:36:00

ben de pınar hanımdan alışveriş ediyorum,en azından kızıma elimden geldiğince doğal gıdalar verdiğim için içim rahat ama bizim bunca sene yediklerimiz ve hala yemekte olduklarımızı düşündükçe şans eseri yaşıyoruz diyorum..

Ynt: Baska Bir Gida Mumkun Hareketi

09/19/2011 07:54:00

Message bodyİncir, Tanrı'nın gerçek mucizesi... Günde bir tane bile yeseniz sizi yaşatır. İstemediğiniz kadar vitamin, istemediğiniz kadar mineral... Bağırsaklarınızı temizler, gün içinde düşen enerjinizi yeniler, yorgunluğunuzu alır götürür. Bir kuru incir alın, açın ikiye, zeytinyağına bandırıp ağzınıza atın her gün. Bağırsak tembelliği denen şeyi unutuverirsiniz. Çocuklarınız okula giderken kahvaltıdan hemen sonra bir de incir yesinler. İçleri ısınır, akılları çok daha fazla çalışır vallahi :) Boşa demiyorlar incire ''Tanrıların Meyvesi'' diye, yabana atmayın. Aydın, incirin en kalitelisinin yetiştiği bölge. Yüzlerce incir işleme tesisi var bu bölgede belki... Piyasa ve satış şartları gereği kurtlanmasının ve bozulmasının önüne geçilmesi gerekiyor mutlaka. Bu da iki yolla sağlanıyor. Birincisi şu: Tesislere giren incir mor ışığın altından geçiriliyor. Hastalıklı incir mor ışık altında hemen kendini belli ediyor ve ıskartaya ayrılıyor. Kalan incirler ''bandırma'' bölümüne alınıyor. İçine bandırıldıkları sıvı Sıvı Peroksit ve ne olduğunu hala öğrenemediğim bir likit. Bu tesislerde çalışmış kızlara soruyorum, sadece ''likit'' diyorlar. İşyeri sahiplerine soruyorum, yanıtsız bırakıyorlar bu soruyu. Renk açıcı bir şey olduğu kesin. Siz de taze bir incirle deneyebilirsiniz, herhangi bir ilaç kullanmadan taze bir inciri güneşin altına koyarsanız bir süre sonra sırtının gayet esmer bir renk aldığını görürsünüz. Açık krem ya da beyaz olması olanak dışıdır. Kuruyemişçilerde gördüğünüz kabukları beyaz, kendisi tertemiz olan incirlerden kesinlikle uzak durmanızı öneririm. Şu Peroksit'e bandırma işinde çalışan işçiler sıkça solunum güçlüğü, ağır zehirlenme belirtileri ile hastanelik olurlar. Konu mahkemelere yansıtılmadan bir şekilde kapatılır. Ege'de, incir yetiştiriciliği yapılan herhangi bir şehrin devlet hastanelerinde çalışan ya da çalışmış bir doktor yakınınız varsa sorun mutlaka, doğrulayıp daha detaylı anlatacaktır. Elbette tek yöntem bu değil. Çok daha sağlıklı ancak endüstride tercih edilmeyen ikinci bir yöntem daha var. Eskilerin kullandığı bu yöntemde incir, ağacın başında burkulur daldan koparılmadan. Ağacın özsuyu ile ilişiği kesilen bu incirler yedi gün sonra suyunu hayli kaybetmiş, yarı kurumuş şekilde ağacın dibine düşerler. Düşen incir toplanır, birkaç gün güneşin altındaki sergilerde bırakılır. İyice buruşmaya yüz tuttuğunda bakır kazanlarda küllü su kaynatılır. İçine bir avuç kaya tuzu atıldıktan sonra incirler bu suya birkaç dakika batırılır. Çıkarıldıktan sonra iki bez arasında suları alınır, damlara çarşaflar serilir ve incirler buralarda kurumaya bırakılır. Bir hafta kadar da burada kaldıktan sonra kuru kekik ya da defne ile harmanlanıp ''kulaklı'' denen sepetlere bastırılır. Kekik ve/veya defne yaprağı kurtlanmayı ve böceklenmeyi engeller. Ancak elbette istisnalar olabilir doğal yöntemde. Yani incir ve kurt arasındaki bitmeyen savaşta kurtlar da galip gelebiliyor ara sıra... Tuz oranını biraz daha arttırabiliyoruz biz bazen daha güvenli olması için. Tadı size tuhaf gelebilir, çözümü çok basit: Yiyeceğiniz kadar inciri sudan geçirip kaseye koyarsınız o kadar. :) Önemli bir uyarım olsun tam burada. Memleketin her yanından çıkan incir eziği, ıskartası, kıvıl kıvıl kurt kaynayanı ve çürüğü çöpe gitmez; dönüştürülür. ''İncir döneri'', ''incir gofreti'' gibi saçma sapan şeyler görürseniz çocuğunuzun elinde, hemen alın ve bir daha asla izin vermeyin yemelerine. Aydın yöresinden kime sorarsanız bunu bilir. Çocuklar demişken... Yine çocukların çok sevdiği, annelerin benden sürekli talep ettiği ancak maalesef bende pek az bulunan çekirdeksiz kuru üzümler... Nazilli'de çekirdeksiz üzüm yetiştirmek pek tercih edilen bir şey değil. Toprak mineraller yönünden son derece zengin olduğu için üzümün en kalitelisi olan Salman ve Gemre cinslerini ekmeyi tercih ediyoruz burada. Çok yüksek fiyata satılan ve kendine gurme alıcılar bulunan bu üzümleri şu sıralar hepiniz yiyorsunuz aslında :) Dikilmesi tercih edilmeyen çekirdeksiz üzüm Manisa, Alaşehir, Sarıgöl, Yenice, Denizli, Buldan gibi bölgelerde var. Tam da şu sıralar, eğer yolunuz bu bölgelerden geçerse mutlaka görürsünüz; yol kenarları, dam başları, tarlalar dev gibi çadırlar üzerine serili üzümlerle dolu. Bu üzümlerin yüzde yetmişi ihracata, yüzde otuzu da iç piyasaya gidiyor. İhracata gidene en ufak bir lafım olamaz, eğer standartları tutmazsa gümrükten bile geçemezler. Avrupalı; üzümcülere kullanılacak tüm malzemeyi bizzat veriyor. Üzerine serileceği beze kadar! Kontrolörlerini de dikiyorlar neredeyse her beş tarlada bir, disiplin içinde yürüyor tüm süreç. TIR'lara yüklenip Avrupa yoluna çıkıyor ürünler, kalanın vay haline. :) Yurtdışına çıkmaya uygun olmayan ikinci, üçüncü, dördüncü kalite üzümler üreticiler tarafından allanıp pullanıyor, parlatılıyor, hop: Kuruyemişçilere... Mazota bulama diye bir yöntem var. Cidden bildiğiniz mazota bulanıyor üzümler serilmeden önce. Mazot hem üzümü parlatıyor, hem de karıncaları uzak tutuyor. Hayvanlar alıp yuvasına falan taşımıyor yani... Bu yıl yeni bir yöntem daha çıkmış galiba..? Tam öğrenemedim ama ''üzüm yağı'' denen bir şey icat etmişler. Palmiye yağı ve karınca ilacı karışımı tuhaf bir şey... Üzümleri pırıl pırıl parlatıyor hakikaten. ''Altın bilmemne'' gibi isimlerle satılıyor sonra bunlar. Müşteri için görsellik her şey demek olunca ''ne kadar sarı o kadar alıcı'' denklemi oluştu maalesef. Oysa çekirdeksiz kuru üzümlerin kurutulma tekniği küle batırma idi Anadolu'da yüzlerce yıl... Odun külü ile, çok işe yarar kurutmada... Üzüm çürümez, bozulmaz fakat öyle altın gibi de kalmaz. Koyu kahverengi ve çok leziz olur. Kuru üzüm alırken çok dikkat edin, en meşhur markalar bile sapsarı üzümleri organik, süper, ekolojik bilmemne diye nasıl satıyor şaşarsınız. Aslında şaşmazsınız... Neler gördük biz :)

Ynt: Baska Bir Gida Mumkun Hareketi

09/19/2011 07:55:00

İncir, Tanrı'nın gerçek mucizesi... Günde bir tane bile yeseniz sizi yaşatır. İstemediğiniz kadar vitamin, istemediğiniz kadar mineral... Bağırsaklarınızı temizler, gün içinde düşen enerjinizi yeniler, yorgunluğunuzu alır götürür.

Bir kuru incir alın, açın ikiye, zeytinyağına bandırıp ağzınıza atın her gün. Bağırsak tembelliği denen şeyi unutuverirsiniz.

Çocuklarınız okula giderken kahvaltıdan hemen sonra bir de incir yesinler. İçleri ısınır, akılları çok daha fazla çalışır vallahi :)

Boşa demiyorlar incire ''Tanrıların Meyvesi'' diye, yabana atmayın.

Aydın, incirin en kalitelisinin yetiştiği bölge. Yüzlerce incir işleme tesisi var bu bölgede belki... Piyasa ve satış şartları gereği kurtlanmasının ve bozulmasının önüne geçilmesi gerekiyor mutlaka. Bu da iki yolla sağlanıyor. Birincisi şu:

Tesislere giren incir mor ışığın altından geçiriliyor. Hastalıklı incir mor ışık altında hemen kendini belli ediyor ve ıskartaya ayrılıyor. Kalan incirler ''bandırma'' bölümüne alınıyor. İçine bandırıldıkları sıvı Sıvı Peroksit ve ne olduğunu hala öğrenemediğim bir likit. Bu tesislerde çalışmış kızlara soruyorum, sadece ''likit'' diyorlar. İşyeri sahiplerine soruyorum, yanıtsız bırakıyorlar bu soruyu. Renk açıcı bir şey olduğu kesin. Siz de taze bir incirle deneyebilirsiniz, herhangi bir ilaç kullanmadan taze bir inciri güneşin altına koyarsanız bir süre sonra sırtının gayet esmer bir renk aldığını görürsünüz. Açık krem ya da beyaz olması olanak dışıdır.

Kuruyemişçilerde gördüğünüz kabukları beyaz, kendisi tertemiz olan incirlerden kesinlikle uzak durmanızı öneririm. Şu Peroksit'e bandırma işinde çalışan işçiler sıkça solunum güçlüğü, ağır zehirlenme belirtileri ile hastanelik olurlar. Konu mahkemelere yansıtılmadan bir şekilde kapatılır. Ege'de, incir yetiştiriciliği yapılan herhangi bir şehrin devlet hastanelerinde çalışan ya da çalışmış bir doktor yakınınız varsa sorun mutlaka, doğrulayıp daha detaylı anlatacaktır.

Elbette tek yöntem bu değil. Çok daha sağlıklı ancak endüstride tercih edilmeyen ikinci bir yöntem daha var. Eskilerin kullandığı bu yöntemde incir, ağacın başında burkulur daldan koparılmadan. Ağacın özsuyu ile ilişiği kesilen bu incirler yedi gün sonra suyunu hayli kaybetmiş, yarı kurumuş şekilde ağacın dibine düşerler. Düşen incir toplanır, birkaç gün güneşin altındaki sergilerde bırakılır. İyice buruşmaya yüz tuttuğunda bakır kazanlarda küllü su kaynatılır. İçine bir avuç kaya tuzu atıldıktan sonra incirler bu suya birkaç dakika batırılır. Çıkarıldıktan sonra iki bez arasında suları alınır, damlara çarşaflar serilir ve incirler buralarda kurumaya bırakılır. Bir hafta kadar da burada kaldıktan sonra kuru kekik ya da defne ile harmanlanıp ''kulaklı'' denen sepetlere bastırılır. Kekik ve/veya defne yaprağı kurtlanmayı ve böceklenmeyi engeller. Ancak elbette istisnalar olabilir doğal yöntemde. Yani incir ve kurt arasındaki bitmeyen savaşta kurtlar da galip gelebiliyor ara sıra... Tuz oranını biraz daha arttırabiliyoruz biz bazen daha güvenli olması için. Tadı size tuhaf gelebilir, çözümü çok basit: Yiyeceğiniz kadar inciri sudan geçirip kaseye koyarsınız o kadar. :)

Önemli bir uyarım olsun tam burada. Memleketin her yanından çıkan incir eziği, ıskartası, kıvıl kıvıl kurt kaynayanı ve çürüğü çöpe gitmez; dönüştürülür. ''İncir döneri'', ''incir gofreti'' gibi saçma sapan şeyler görürseniz çocuğunuzun elinde, hemen alın ve bir daha asla izin vermeyin yemelerine. Aydın yöresinden kime sorarsanız bunu bilir.

Çocuklar demişken... Yine çocukların çok sevdiği, annelerin benden sürekli talep ettiği ancak maalesef bende pek az bulunan çekirdeksiz kuru üzümler...

Nazilli'de çekirdeksiz üzüm yetiştirmek pek tercih edilen bir şey değil. Toprak mineraller yönünden son derece zengin olduğu için üzümün en kalitelisi olan Salman ve Gemre cinslerini ekmeyi tercih ediyoruz burada. Çok yüksek fiyata satılan ve kendine gurme alıcılar bulunan bu üzümleri şu sıralar hepiniz yiyorsunuz aslında :) Dikilmesi tercih edilmeyen çekirdeksiz üzüm Manisa, Alaşehir, Sarıgöl, Yenice, Denizli, Buldan gibi bölgelerde var. Tam da şu sıralar, eğer yolunuz bu bölgelerden geçerse mutlaka görürsünüz; yol kenarları, dam başları, tarlalar dev gibi çadırlar üzerine serili üzümlerle dolu. Bu üzümlerin yüzde yetmişi ihracata, yüzde otuzu da iç piyasaya gidiyor. İhracata gidene en ufak bir lafım olamaz, eğer standartları tutmazsa gümrükten bile geçemezler. Avrupalı; üzümcülere kullanılacak tüm malzemeyi bizzat veriyor. Üzerine serileceği beze kadar! Kontrolörlerini de dikiyorlar neredeyse her beş tarlada bir, disiplin içinde yürüyor tüm süreç. TIR'lara yüklenip Avrupa yoluna çıkıyor ürünler, kalanın vay haline. :) Yurtdışına çıkmaya uygun olmayan ikinci, üçüncü, dördüncü kalite üzümler üreticiler tarafından allanıp pullanıyor, parlatılıyor, hop: Kuruyemişçilere... Mazota bulama diye bir yöntem var. Cidden bildiğiniz mazota bulanıyor üzümler serilmeden önce. Mazot hem üzümü parlatıyor, hem de karıncaları uzak tutuyor. Hayvanlar alıp yuvasına falan taşımıyor yani... Bu yıl yeni bir yöntem daha çıkmış galiba..? Tam öğrenemedim ama ''üzüm yağı'' denen bir şey icat etmişler. Palmiye yağı ve karınca ilacı karışımı tuhaf bir şey... Üzümleri pırıl pırıl parlatıyor hakikaten. ''Altın bilmemne'' gibi isimlerle satılıyor sonra bunlar. Müşteri için görsellik her şey demek olunca ''ne kadar sarı o kadar alıcı'' denklemi oluştu maalesef. Oysa çekirdeksiz kuru üzümlerin kurutulma tekniği küle batırma idi Anadolu'da yüzlerce yıl... Odun külü ile, çok işe yarar kurutmada... Üzüm çürümez, bozulmaz fakat öyle altın gibi de kalmaz. Koyu kahverengi ve çok leziz olur. Kuru üzüm alırken çok dikkat edin, en meşhur markalar bile sapsarı üzümleri organik, süper, ekolojik bilmemne diye nasıl satıyor şaşarsınız. Aslında şaşmazsınız... Neler gördük biz :)

Ynt: Baska Bir Gida Mumkun Hareketi

09/19/2011 07:56:00

ilk yazdigimda paragraflar cikmadi, silemiyorum da.. ikinciden okuyun, korkunc!! turkiyedeki kuru incir gercegi :((

Ynt: Baska Bir Gida Mumkun Hareketi

09/19/2011 19:11:00

ben de nazilli'den alıyorum çocuklarıma yedirdiğim her şeyi. marketten, pazardan neredeyse yiyecek hiçbir şey almıyorum desem yeridir. nazilli'den gelen ekmek bir sonraki siparişe kadar bitmiş olursa istanbul halk ekmek'ten organik tam bugday ekmegi alıyorum, o kadar.

<12>

Cevabın:


Tartışmaya katılmak için giriş yap. Kayıtlı değilsen, bize katıl ve çocuklu hayatını kolaylaştır. Nurturia hakkında daha fazla bilgi için tıkla
Organik ürünlere meraklı olanların grubu

Tamamen Ücretsiz

Kaydol Tecrübeli anne ve babalardan yardım al. Sen de yardım et. Anı defteri, fotoğraf albümü, sorular, gruplar...