MİKROBİYOTANIN HİKMETİ VE AZALAN KOMŞULUK İLİŞKİLERİNE ELEŞTİREL BİR BAKIŞ

https://www.youtube.com/watch?v=2QbMoqpbBtE Fransızca

https://www.youtube.com/watch?v=cmoyZUI7IUg&t=884s Almanca

Üstte iki dilde YouTube linkini verdiğim, “Karnımız: Bağırsağın Büyüleyici Dünyası” adlı mikrobiyotaya dair ARTE yapımı belgeseli o kadar etkileyici buldum ki, notlar alarak tekrar izlemeyi ve sizinle paylaşmayı bir görev bildim kendime. O zaman dans…

1.       Bebek doğum sırasında annenin vajinasından geçerken yüz milyarlarca bakteri ile de tanışmış oluyormuş. Bu temasla temeli atılan bağırsak florasının kalitesi ve çeşitliliği, bağışıklık üzerinde ömür boyu etkiliymiş. Şişmanlık ve bazı otoimmün rahatsızlıkların mikrobiyota ile ilişkilendirildiği bilimsel çalışmalar varmış. Bunları anlatan biliminsanı İngilizce “merkezi sinir sistemi ile ilgili bazı otoimmün hastalıklar” diyor sanırım, ama Almanca’ya çevirirken atmışlar ve dublaj yüzünden adamın bunu söylediğine yüzde yüz emin değilim. Netleştirirsem eklerim.

2.       ABD’li bir grup, miktobiyotadaki tüm bakteri türlerinin DNA’sını tamamen çözümleyecek bir teknik geliştirmeyi başarmış ve görmüşler ki bağırsaklarımızda vücut hücrelerimizin on katı kadar bakteri var; 100 trilyon kadar ve bu mikrobiyota 1000 farklı çeşit bakteri barındırıyor. Bakteriler vücudun ihtiyacına göre, ilaç gibi görünen moleküller sentezliyorlarmış (buna dair bilimsel delil açıklanmadı ama, nasıl “ihtiyaca göre” olduğu net değil). Bakteriler bu moleküller aracılığı ile sindirime yardımcı oluyor, enfeksiyona karşı koruyor, vücut için bazı vitaminleri sentezlemiş oluyorlarmış. Bazı moleküllerin beyne kadar ulaşıp insanın duygudurumunu bile belirleyebildiği düşünülüyormuş.

3.       Mikrobiyota diyoruz, ama tek bir kombinasyonu yokmuş bunun. Yüzlerce kişinin bağırsak florası incelendiğinde bakteri türleri arasındaki farklılığın beklenenin ötesinde olduğu gözlemlenmiş. Hasta insanlarda mikrobiyota çeşitliliğinin az olma ihtimalinin daha yüksek olduğu bulunmuş. Sağlıklı her dört insandan birinin de mikrobiyota çeşitliliğinin az olduğu ve bu insanların kan değerlerinin diğerlerine oranla daha kötü olduğu; hastalanma, kronik rahatsızlara yakalanma ve yakalanılan hastalıkların ağır seyretme riskinin de daha yüksek olduğu gözlemlenmiş. Bu azlığın 10-30-50 yıl sonra daha ciddi toplumsal sonuçları olabileceğinden korkuyormuş endişeli bir biliminsanı amcamız.

4.       “Ne oldu da bu çeşitlilik azalması baş gösterdi, acaba eski insanlarda daha mı fazla idi?” diye düşünüp rahat duramayan biliminsanları, o insanların mikrobiyotasını direk incelemek mümkün olmadığından, dünya üzerinde hala onlar gibi yaşayan insan gruplarını incelemeye almışlar. Modern insanın atası olan “Homo” cinsinin de ortaya çıktığı topraklar olan Tanzanya’da hala avcılık-toplayıcılık ile iştigal eden Hadza kabilesinin dışkılarını aylar süren ikna sürecinden sonra incelemiş ve modern insanın iki katı çeşitllilik olduğunu ortaya çıkarmışlar. Amazonlar’da görece ilkel şartlarda yaşayan bir başka toplulukta da çeşitliliğin %50 daha fazla olduğu gözlenmiş. Modern toplumda da mikrobiyota çeşitliliğinin endüstrileşme ile ters orantılı olduğunu  bulmuşlar.

5.       Son 60 yılda antibiyotik kullanımının çok artmış olması çeşitliliğe ket vuran sebeplerden biri olarak görülüyormuş. Farelerde, mikrobiyotada sayıca az temsil edilen birkaç tür kısa süreli antibiyotik kullanımı ile ölüyor, ama bu etki yine kısa süre sonra geçiyormuş. Ancak, aynı fareleri uzun süre incelediklerinde fark etmişler ki, erken yaşta –ki zaten iki yıl yaşıyor bu meymenetsiz hayvanlar- kısa süreli kullanılan antibiyotiklerin uzun vadeli fizyolojik etkileri de var. Kilo artışı, bağışıklık sistemi sorunları, kolit, astım vb. riski artıyor. Geçkin farelerde antibiyotik kullanımının ise bu derece etkileri olmadığını gözlemlemişler, çocukluk çağı daha riskliymiş yani. Bu bilgiler ışığında ABD’de yapılan bir çalışmada, 6 aydan önce antibiyotik tedavisi gören bebeklerin 7 yaş itibarı ile kilolu ve alerjik olma risklerinin %50 daha yüksek olduğu tespit edilmiş.

6.       Mikrobiyata çeşitliliğinin azalmasına yol açan bir diğer etmenin aşırı artan planlı sezaryen oranları olduğuna inanıyormuş biliminsanları. Doğum kanalından geçerken annenin florası ile karşılaşmayan bebeklerin mikrobiyotasında aylar sonra bile bazı türlerin eksik olduğu gözlenmiş. Emzirme, ten teması vb. yeterli olmamış yani. Sezaryenle doğan çocuklarda astım, Tip 1 diyabet ve şişmanlık görülme riski vajinal doğumla dünyaya gelen çocuklardan az miktarda daha yüksekmiş. Fransa’da yürütülmekte olan bir çalışmada sezaryenle doğan çocuklara doğar doğmaz annenin vajinasına sürülmüş bir çubuğu emdirip, mikrobiyota çeşitliliğinin vajinal doğumdakine benzer bir hale gelip gelmediğine bakıyorlarmış. Bu çalışma olumlu sonuçlanırsa, bilim dünyasının kıymetimi bilmediğine tam olarak ikna olacağım. Zira yıllar önce bu konu konuşulurken ben arkadaşlarıma, bebek karından çıkar çıkmaz annesinin vajina/vulvasına bastırsak yüzünü demiştim de arkadaşlarım çok gülmüştü bana.  

7.       Gelelim beslenmeye, elbette ki bunun da çok önemli olduğunu düşünüyor biliminsanları. Tanzanya’daki Hadza kabilesi bol lifli besleniyormuş mesela. Lifli besinler aldıkça mikrobiyotamız keyfe geliyor ve kısa zincirli yağ asitleri sentezliyormuş, bu sayede enfeksiyonlara karşı koruyucu bir rol oynuyorlarmış. Lifli beslenmenin ne kadar önemli olduğunu irdelemek için fareler 4 nesil boyunca liften fakir mama ile beslenmiş ve incelenmişler. 4. nesilde ilk nesle oranla %50’lik bir çeşitlilik kaybı gözlenmiş. Fareler deneyi sabote etmek için gizliden antibiyotik kullanamayacaklarına göre bu kayıp beslenmedeki lif yetersizliği ile ilişkilendirilmiş.

8.       Beslenmede lif kadar önemli bir diğer unsur da katkı maddeleri imiş, ki olmasa şaşardım. Marketten alınan sıradan bir dondurmada 10 farklı katkı maddesi (emülgatör) bulunabiliyormuş. ABD ve AB’de dondurma, salata sosu, çikolata vb.’de yaygın kullanılan iki emülgatöre (E433 ve E466) odaklanan araştırmacılar 12 hafta boyunca farelerin içme suyuna bu maddeleri karıştırmış ve görmüşler ki mikrobiyota çökmüş. Bağırsak bariyeri zarar görmüş ve bakterilerle bağırsak dokusu arasındaki koruyucu mukus tabakası inceldiğinden bakteriler dokuya ulaşıp enflamasyona sebep olmuşlar. Bu farelerde ayrıca şişmanlık, Tip 2 diyabet ve korkulu tavırlar da gözlenmiş. Şahsi fikrime gelince; kullanılan emülgatör dozunun hayvanların kilosuna göre belirlendiğine eminim ama 12 hafta sürekli maruz kalma durumu –kısmen de olsa insan gibi beslenen- insanlar için çok da gerçekçi bir senaryo değil.

9.       Biliminsanları yine rahat duramayıp kilo sorunu olan insanları incelemişler bu sefer de. Benzer beden-kitle-indeksli deneklere 6 hafta boyunca bir diyet uygulamışlar ve mikrobiyata çeşitliliği az olan deneklerin kan değerlerindeki ve yağ oranındaki düzelmenin daha az olduğunu görmüşler. Aynı şekilde kolitten muzdarip hastalarda da ortalama mikrobiyota çesitliliğinin daha az olduğu görülmüş. Özellikle de enflamasyona karşı etkili olduğu bilinen Faecalibacterium Prausnitzii bakterisinin eksikliğini gözlemlemişler. Fareler 1 hafta boyunca bu bakteri ile beslenip ve sonra kolit oluşumu –artık hayvanlara ne yapıyorlarsa- tetiklendiğinde, enflamasyonun kontrol grubundan çok daha hafif geliştiği ortaya çıkmış.

10.    ABD’de her yıl 500.000 kişide görülen ve 29.000 kişinin ölümüne yol açan Clostridium Difficile adlı lanet bakteriye –ki kendisi antibiyotik sonrası görülen ishalin ve olabilecek daha ciddi sorunların da baş müsebbibi imiş- karşı en etkili tedavinin dışkı nakli olduğu gösterilmiş. Antibiyotik tedavisine cevap vermeyen, 25 kg kaybetmiş, kendisinden umut kesilen bir hasta dışkı nakli ile 24 saatte iyileşmiş mesela. Bu yöntem insanlardaki Clostridium Difficile vakalarına karşı %90 etkiliymiş. Farelerde yapılan çalışmalarda da antibiyotik kullanımı %30 etki gösterirken, dışkı transferi %94 başarı sağlamış. %90’lardaki başarı yüzdesi herhangi bir tedavi için inanılmaz yüksek bir oran sayılıyormuş. Bu amaç uğruna bir startup bile kurulmuş ABD’de. Donörleri aşırı zor kriterlere göre seçip (başvuranların %3’ü sadece), her kaka bağışına 40$ veriyorlarmış. Dışkı nakli, ABD’de sadece Clostridium enfeksiyonuna karşı onaylı bir tedavi yöntemi imiş, ama otizm, kanser vb. alanlarında yürütülen klinik çalışmalar da varmış şu anda.

11.   Belgeselin en ilginç kısmı, komşusunun kakasına göz diken adamın hikayesi! Yıllarca gördüğü tedavilerden sonuç alamayan, tuvalete bağımlı yaşayan Morbus Crohn hastası sivrizekalı bir arkadaşımız dışkı nakli haberlerini okuyunca benim neyim eksik diye düşünüp, sağlıklı görünen ve gözüne kestirdiği bir komşusunu “komşuda pişer, bize de düşer’ diyerek dışkılarını bağışlamaya ikna etmiş. Hastane ortamında nakil burundan ya da rektal yolla yapılırken bu arkadaş bir blenderdan yardım almış öğğğk. 2 yılın ve afiyetle mideye indirilen yaklaşık 200 porsiyon kakanın sonunda ne olmuş? Adam tamamen iyileşmiş, yaklaşık 3 yıldır ilaç kullanmadan yaşıyormuş ve doktorlarına bir klinik çalışma için ilham kaynağı olmuş. Yetişkin, aklı başında kadınlarsınız; ama elçiye zeval olmaz: Evde denemeyin bunu, patojenlerin de geçme riski var, hem doğru vericiyi bulmak lazım, bu adamda fayda sağladı diye illa fayda sağlamak zorunda değil diye uyarmışlar belgeselde. O lazımlığı usulca yere bırakın şimdi.

12.   Son inceledikleri hasta grubu kanser hastaları olmuş. Tedavide çığır açan immün terapi, yani hastanın kendi bağışıklık sistemi hücrelerini izole ederek kanser hücrelerine karşı savaşmak üzere eğitip yeniden vücuda vermek, %30’luk bir başarı oranına sahipmiş. Acaba neden sadece %30 diye düşünen tatminsiz bir arkadaşımızın aklına bir fikir gelmiş; “Acaba immün terapi öncesi antibiyotik kullanımının terapinin etkisi ile bir ilişkisi var mı?” diye düşünmüş. Gerçekten de immün terapiden birkaç hafta evvel antibiyotik kullanan hastalarda başarı yüzdesi daha kötüymüş. Fare deneylerinde de –birden çok kanser türünde- aynı etki gözlenmiş. Hangi bakterilerin eksikliği sorumlu bu durumdan diye inceleyince, tedavinin işe yaramadığı grupta Akkermansia Muciniphila bakterisinin neredeyse tamamen yok olduğunu fark etmişler. Hatta bu bakteri ile beslenen farelerin terapiye cevap verme oranı da yükselmiş. Tek bakteri bu değildir diye düşünüp araştırdıklarında Faecalibacterium Prausnitzii ve Eubacterium Hallii türlerinin de rol oynayabildiğini göstermişler…Daha gidecek çok yol varmış ama.

13.   Son olarak diyor ki bize biliminsanları, haftada 25 çeşit sebze-meyve yememiz gerekiyormuş. Şu aralar sağlıklı beslenmekten gayrı bir şey yapmayan kendim için saydım da 18’de kaldım, oldukça zor iş bence 25’i bulmak. İyi haber ise şu, lif açısından zengin, koruyucu maddelerden ari bir beslenme ile 1,5 ayda mikrobiyota çeşitliliğimizi %30 artırabiliyormuşuz, yehoooo!




Henüz yorum yazılmamış. İlk yorumlayan sen ol.

Yorum yapmak için üye ol